Ölüm hissinden küçük bir örnek daha

Tarih: 22 Kasım 2010

Her gece yatağa girdiğimde özel dualarımı içimden okurum böylece uyur giderim. Dün gece uyumaya çalışırken iple idam edilen kişiler aklıma geldi. Ayaklarının bastığı şey götürülüyor ve boşluğa düşen adam aniden ipe asılı kalınca boynu çıt diye kırılıyor, adam ölüyor. O boyun kırılması ve canın çıkması olayını birden bire yaşadım. Beni tarif edemeyeceğim derecede şiddetli bir “kaybetmişlik yenilmişlik kederi” kapladı. Çok dehşetli bir şeydi. Derin keder, derin vicdan ızdırabı, yoğun bir şekilde, çok büyük bir ruhani sıkıntı ve müthiş üzüntüyle beraber..
Sonra gerçekten öldüğümü düşündüm. Acaba ölmüş müydüm?
Gözlerimi açtım, etrafa baktım, hareket ettim. Hayır, ölmemiştim.

Benzer bir olayı 15 yıl kadar önce yine yaşamıştım. “boğucu” bir etki, ama fiziksel değil manevi. Bu manevi boğucu etki müthiş yoğunlukta bir vicdan azabı ile beraber idi. O zaman otobüste gidiyordum. Uyanıktım. Birden o hal geldi, kendimi ölmüş ve tabuta koyulmuş gördüm. Ve tarif edemeyeceğim sıkıcılıkta üzüntü vericilikteki o boğucu vicdan azabı – büyük kayba uğramışlık duygusu – çok derin ve sarsıcı bir keder ile beraber.

Peygamber efendimiz ölümü sık anınız demiş. Böyle bir şeyi anmak bile feci bir şey. Kitaplarda tarif edilen rabıta-i mevt gibi değil. Ama galiba rabıta-i mevt bu hissi tanımış olarak, bu hissi hatırlayarak yapılmalı ki işe yarasın! İşte ölümü böyle anmalıyız.

Ne yaparsam yapayım tarif edebilmem mümkün değil: sarsıcı vicdan azabı, çok derin pişmanlık, müthiş bir kayba uğramışlık hissi. Çok çok müthiş, çok derinden, çok sarsıcı.

Kurandan bir örnek herhalde “ya leyteni kuntu turaben” ayeti olsa gerek.

Dünya ahiretin tarlasıdır. Bedenimiz, sağlığımız, ömrümüz sonsuz bir hayatta cenneti kazanabilmemiz için sermayemizdir. Ölüm bizi bütün bu sermayeden ayırıyor. Eğer sermayemizi israf etmişsek, elbette ölünce kayba uğramışlık duygusunun en şiddetlisini, dünyada hiçbir şekilde tadamayacağımız kadar şiddetlisini hissedeceğiz. Gayet normal. Bunu derece derece herkes yaşayacak.

Kolay değil, bedenimizden, ömrümüzden, dünya ile ilgili ama esasında ahiret için değerlendirmemiz gereken neyimiz varsa hepsine elveda diyoruz, hepsini birden bire kaybetmiş oluyoruz. Sonsuz hayat mutluluğunu ve huzurunu kazanabilmemiz için Allahın bir rahmeti olarak bize verilmiş olan o paha biçilmez değerdeki sermayeyi nasıl olur da kaybederiz? Böyle bir aptallığı nasıl olur da yapmış oluruz!? Geri dönüş yok. Böylesi bir kayıp, böylesi bir kayba uğramışlık elbette insanın en büyük felaketidir.

“Her nefis ölümü tadacak”
Nasıl bir şeyse o tatmak, benim şimdiye kadar hayatımda iki defa çok çok hafif örneğini tattığım şeyin gerçeği nasıl bir felakettir acaba? Kesinlikle çok zor bir şey olsa gerek.

Dünyaya görevli olarak gönderildik. Görevimiz, imtihanı başarmak. Sermayemiz ise bedenimiz, ömrümüz, sağlığımız. O sermayeyi gerektiği gibi değerlendirmenin yollarını arayalım bulalım. Ama bulalım – yeter ki bulalım, her gün yeni bir şeyler bulalım.. her gün yeni yollar bulalım.

Namaz oruç tek başına hiç yeterli değil. Bunlar zaten yapmamız gereken vecibelerimiz. Yollar bulalım. Ayetlerden hadislerden, kurandan sünnetten, büyüklerin nasihatlerinden, Allah dostlarının yaşam tarzlarından bir şeyler kapmaya çalışalım. Her gün bir şeyler bulalım onları hayatımızın parçaları edinelim. Her gün yeni bir şeylerle arınalım hafifleyelim israfçılıktan kurtulalım.

Açıklamalar:
1- Okuduğunuz yazı hakkında sorunuzu veya yorumunuzu aşağıya yazabilirsiniz.
2- Yazılarımı RSS ile takip edebilirsiniz.
3- Tüm yazılarım kendi tecrübelerimin ve araştırmalarımın eseridir.

Yukardaki yazı ile ilgili ek bilgiler ve yorumlar:

  1. Râna dedi ki:

    Bir gönle girmek gerek ve yap dediğini yapmak, yapma dediğini yapmamak, söz dinlemek gerek, en kolay en güzel şey bu, çok bir şey değil sadece söz dinlemek… Bundan ötesi boş…

  2. admin dedi ki:

    Evet, birinin sözünü dinlemeyen kişi, hakikati görse, nice şeytanların, cinlerin, iblislerin sözlerini dinlediğini görür utancından yok olmak ister.

  3. yansma dedi ki:

    Benzer bir anı ben de yaşamıştım, bir kaç yıl önce ben hakikaten (o anki acizlikle cahilliğimden ötürü) sekarata girdiğimi sanıp az sonra o mübarek (a.s.) Ölüm Meleği ile karşılaşacağımı düşünürken o hal aniden kayboldu, ders almak ve hayata bu gözle her gün ama her gün bakmak gerek, işte bunun için söz dinleme hakikaten nefse ağır ama ruha hafiflik katacak, Allah nasip etsin…

  4. admin dedi ki:

    Âmin Cümlemize nasip olsun. Yunus Emre’nin dediği gibi “her şeyden önemlisi bir gönle girmektir”. Bu büyük bir devlet. Zincirleme olarak Allaha kadar en şereflilerin sevgisini kazanmış olmak demektir.

  5. yemliha dedi ki:

    Ölüm bir vazgeçiştir. Acısı da bundandır. O halde bu konuda ölümümüzün keyfiyetini yükseltecek olan önemli bir egzersizlerden biri; maddi manevi vs. hiçbir şeyi sahiplenmemek, her şeyden ve herkesten vazgeçmeye her an hazır olmak ve kalbimizi sık sık yoklayıp tutunmuş olduğumuz/bağlandığımız her türden değerden kendi irademizle (kalbi olarak ve gerekiyorsa gerçekten) vazgeçmek, kalbi Rabbin tecellisi için sürekli temiz, masivadan arınmış olarak tutmak tır.

    Allah (c.c.) keyfiyeti yüksek bir ölüm nasip etsin cümlemize.

    Selamün aleyküm!

  6. admin dedi ki:

    Âmin ve Allah razı olsun çok değerli tavsiye vermişsiniz.

  7. admin dedi ki:

    “Vazgeçiş” belki ruhumuz bunu, o anı biliyor ama biz bilmiyoruz, belki o anda hatırlıyor olabiliriz. Elbette vazgeçiş bizim irademizle olmuyor. Ama mecburi bir vazgeçiş. Vakit gelmiş. O halde ölmeden önce ölmeli. her an o vazgeçişte olmalı, hep Allah’a teveccüh etmeli.
    Değerli bir idrak hali. Allah hepimize nasip etsin.

  8. Râna dedi ki:

    Ölmeden önce ölebilmek ancak bir gönle girmekle olur.

    O bir gönül ki, hakiki aşkı tatmış, vermesi gerekenleri sevgiliye verdiği için kendinden eser kalmamış…. O sevgili olmuş… Önce ”bu gönül” yok olmalı, ”bu varlığı” yok etmeli, O bir gönülle bütün korkularımı, kaygılarımı, endişelerimi, ümitlerimi, beklentilerimi, zevklerimi her şeyimi, ama her şeyimi onunkiyle takas etmeliyim, takas ettiğim şeyler sevgiliye aid şeyler, bende ne varsa onunkiyle takas edince benden eser kalır mı?

  9. admin dedi ki:

    Takas bence uymadı (değiştokuş anlamında olduğu için)..
    O “fena” olayı önce bizim anladığımız şekilde başlar ama bu “benzemekler” gerçekte hiçbir şeydir. Esas gerçek kısmı zaten bizim hakkıya anlayabileceğimiz ve aktarabileceğimiz bir şey değil.

    O bağlamda ise,
    Takas değiştokuş anlamında olduğuna göre, fani ile ilgili cüzi şeylerin Bâki’deki külli güçlerle değiştirilebilmesi söz konusu olabilir mi? Biz bu dünya hayatında Baki’ye ait en küçük bir cüzü bile taşıyamayız yanar yok oluruz diye biliyorum.
    1- Felemmê tecelli rabbehu lilcebel, cealehu dekken ve harren… (A’râf, 143)
    2- Haşien mutesaddian min haşyetillah… (Haşr, 21)

    Belki takas yerine, Baki’deki hakikatleri anlamaya çalışmakla biz kendi faniliğimizdeki hiçliğimizi idrak edip, o sevgiyi rızayı kazanma çabasında olmamız gibi sözler daha uygun olabilir.

    Musa peygamber (A.S.)’ın o olay (A’râf, 143) neticesinde sevgisi de imanı da haşyeti de bir iken bin olmuştu.

    A’râf Suresinden 143. ayet (diyanet mealine göre)
    “Mûsa, belirlediğimiz yere (Tûr’a) gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi.”

    “fena” derecelerinin, fanilikten soyutlanıp Baki’liği idrak olaylarının sonu yok. Bugün şeyhte, yarın peygamberin bir halinde, öbür gün peygamberin diğer bir halinde, ve böyle devam ederken Allah ile ilgili küçük tecellilerin dayanılmaz boyutlardaki etkilerine sıra gelir, git gide daha fazlası daha ağırı ama hep en güzelinin en güzeli.

    Bu arada, Abdülkadir Geylani’nin niyazlarında görebildiğimiz gibi kul hep kendi eksikliğini görüp tevbeler etmekle meşgul olur.
    Bağışlanma dilemeyen ancak Allahtır. Ben aslında her zaman benim. Ben bir kulum. Acizim fakirim niyazkârım tövbekârım. Varlığımla kullukta, salat ve selamda, secdede, şükürde, istiğfarda olmakla mükellefim.

    Peygamber efendimiz de, ölene kadar istiğfara devam etmiştir. Ölene kadar “Ben” “Allahtan” “Bağışlanma dilerim” demiştir. Estağfirullah’ın anlamı budur. Baştaki “E” ben zamiri anlamındadır.

    İşin sırrı, Allaha karşı “Ben benim, sen benim yüce rabbimsin” gerçeğini bütün gerçekliğiyle tam olarak idrak etmektir ki bu idrak bile biz ölene kadar hep daha güçlü olarak karşımıza çıkacak ve hep geçmişteki idraklerimizin eksik ve kusurlu olduğunu anlayarak hep hayretler içinde kalıp hep bağışlanma dileyeceğiz. Yani meğer ben benmişim de benlikten kurtulduğumu sanmışım – yani benlikten kurtuldum sanrısına her zaman kapılacağız, sonra da meğer öyle değilmiş, eyvah bana diyeceğiz. Yükseldikçe hep böyle olacak. Bu ve diğer hatalarımızı her zaman tekrar tekrar fark ederek! Hiç kimse Allaha yetişemedi ve yetişemeyecek. O her zaman bütün eksiklerden münezzehtir.

  10. admin dedi ki:

    İşte bu yüzden girmemiz gereken gönül çok iyi bir şuura sahip bir mürşit olmalı. Abdülkadir geylani gibi, İmam-ı Rabbani gibi. Günümüzdeki Mahmud Ustaosmanoğlu gibi.

    İsim vermeyeceğim şimdi bazı cemaatlerde insanı Allah yapma okulu(!) kurmuş kişiler var.. Bunlardan, sahte tarikatlardan Allah cümlemizi korusun.