Nefsin kötü hallerinden kurtulmak

Tarih: 06 Temmuz 2008

Nefsin kötülükleri insanda “hâl” olarak hüküm sürer. Kurtulmak tek başımıza çok zor. Tamamıyla insanın içine sinmiştir. Bunun kötülüğünü iyice idrak edip kabullenerek sabır ve dua ile Allah’tan yardım istemeli. Ha deyince olmuyor. İnsan yeter ki kurtulmak istesin, bunu gerçekten istesin. Ama insan o hallerden kurtulmak ister mi? Bu ise nefsin bulunduğu aşağı seviyelerdeki bir özelliğidir. Kurtulmak istemek başka, kurtulmanın gerekliliğine inanmak başka. İnce bir mesele. İşte burasını görmek zor.
Gerçekten kurtulmak istersek Allah dualarımızı kabul eder, önümüze vesileler çıkarır, fırsatlar yaratır.

Bir hoca efendi dua ediyordu, cemaat âmin diyordu. Hoca efendi duaya ara verdi dedi ki “Diliniz âmin diyor ama kalbiniz âmin demiyor!”
Baktım ben de öyleydim. Formalite icabı âmin diyordum. Allahın rızasına uygun halleri ve hareketleri hem istiyoruz(!) hem de istemiyoruz.

Şuur seviyemizin düşüklüğünden dolayı bir şeyin gerekliliğine inanmamızı istek sanırız. “İstiyorum ama olmuyor” deriz. Olmuyordur çünkü gerçekten istemiyoruzdur. İsteyen insan isteğine kavuşmak için “gereken” her çabayı uygular.

Meselâ namazın gerekliliğine kesin inanan insan niçin namaz kılmaz? İyi düşünsün. Televizyon var. Futbol var. Laklak etmek, dedikodu yapmak var. Yorgun argın işten gelirken yolda sevdiğin birisine rastlarsın 15 – 20 dakika ayakta sohbet edersin bu sana ağır gelmez. Arkadaşın gitmese belki ayakta bir saat konuşacaksın. Ama eve gelince beş dakika namaz sana çok ağır gelir.
Gerekliliğine kesin inandığın halde namaz kılmadığın gibi, kibirden gururdan ve diğer bütün kötü hallerden kurtulamamanın da çok benzer sebepleri var. İyi düşünelim.

“Kötü hallerden kurtulmayı gerçekten isteyebilmek” için samimi dua etmeli, fiili olarak çareler aramalı. Nefis terbiyesi aşamalar halinde olmalı. Mevlânâ’nın bir sözü: “Merdivenler basamak basamak çıkılır.”

Nefis terbiyesine nefsi emmare seviyesinde iken içinde bulunduğumuz kötü halleri bilmekle başlanır. O halleri tanımayan kişi ne ile savaştığını bilemez. Nefsi emmare makamındaki hatalarımızdan çok küçük bir örnek: İnsanlarla dalga geçmek. Yendiğinin ispatı: Zamanla insanlarla dalga geçmek için eline çok fırsatlar geçmiştir ama yapmamışsındır, çünkü bu sana çok çirkin gelmektedir. Diğer noktalarda da başarı kaydettiysen bu seviyeden kurtuldun demektir. Sırada ikinci savaş alanı gelir: Nefsi levvame seviyesi. Burada da terk edilmesi gereken hatalar ve kazanılması gereken faziletler tespit edilerek işe başlanır. Acele etmeden, hırsa kapılmadan, gerektiği gibi üstünde durursak Rab olarak Allah’a teslimiyet gösteriyoruz demektir. Bizi terbiye edecek olan Allah’tır.

Sahip olduğumuz kötü hallerimiz genellikle inançlarımızın tersinedir. Bazen inandığımız halde olduğumuz yanılgısına düşeriz. Hele bir de iddia edersek kısa bir süre sonra öyle olaylarla karşılaşırız ki hiç de inandığımız gibi yaşayamadığımızı görürüz. Bize gösterilir. Allah Rab sıfatı ile bizi eğitir, terbiye eder, en iyi duruma getirir. Yeter ki teslim olalım. Allah’ı değil de başkalarını Rab kabul edenler hiçbir yere varamaz.
Peygamber efendimiz bir tebliğ mektubunda “Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı Rabler edinmeyelim” buyurmuştur. Kimin veya neyin yolunda isen senin Rabbin odur. Seni kim veya ne hangi yolda terbiye ediyor bunu iyi gör.

Yanlışları kabullenmek kolay. Önemli olan çözüm yolları bulmaya ciddi çalışmaktır.

İnandığımız İslam doğrultusunda iyi hallere sahip olmak istememizi iyi düşünelim. Acaba gerçekten istiyor muyuz? Bu uğurda ne yapıyoruz?

Açıklamalar:
1- Okuduğunuz yazı hakkında sorunuzu veya yorumunuzu aşağıya yazabilirsiniz.
2- Yazılarımı RSS ile takip edebilirsiniz.
3- Tüm yazılarım kendi tecrübelerimin ve araştırmalarımın eseridir.

Yukardaki yazı ile ilgili ek bilgiler ve yorumlar:

  1. Ay-sima dedi ki:

    Bir güzel gönülden duymuşdum dualarımız için şöyle demişdi :Mevla Teala buyurur: Ey kulum! istedim de vermedin deme! istemesini bilmedin bari yalan söyleme! gerçekten insanı eritiyor mahcub ediyor, yaptıklarımızı kime karşı yaptıgımızın farkında degiliz….Sevginin kanunudur seven sevdiginin boyasına boyanır, bizler hakikaten sevmiyoruz mu Rabbimizi hallerimiz sanki bunu gösteriyor….Okumak, ögrenmek ,hatalarımızı kabul etmek, hepsi biryere kadar amel safhasına dökmek için tasavvuf tarikat şart olmazsa olmazı (tarikatsızlık şu olsa gerek hele ki şu zamanda gülün dikenlerini çıplak elle temizlemek gibi bir şey)Selam ve dua ile

  2. E. Ali dedi ki:

    Tarikatlara karşı olan bir arkadaşım vardı. Yugoslavya’da savaş zamanında gitti oralarda bir bacağını kaybetti gazi oldu geri döndü. Bir ayağı Bosna’da kaldı.Orada görmüş ki Kadiri tarikatından insanlar var. Müslümanlardan ancak tarikatta olanlar namaz kılıyor. Diğerlerinde ne namaz var ne bilgi. Sadece adları müslüman..Geri döndükten sonra artık tarikatlara karşı olmadı.

  3. Ay-sima dedi ki:

    Aslen insan bilmediginin düşmanıdır bilse hiç düşmanlık eder mi mümkün degil.Tarikat baştan başa edepten ibarettir, İsmet Garibullah hz. bir beytinde ne güzel ifade etmiş:Hemen ilm-ü edeptir bil şeriat / Dahi ilm-ü edeptir hep tarikatEdep ilmiyle bulunur hakikat / Ne bilsin bi edep sırrı şeriatŞeriat'tır edep Hakk'a gidelim / Cemali ba kemale seyr idelim.

  4. kader dedi ki:

    edebini kaybeden biri tekrar edepli olmaya çalışırsa ve yine buldum derken kaybederse ikinci şansından sonra ilk haline asla kavuşamaz çünkü edepsizliğinde yaptıkları onun aklından ve gözünün önünden ayrılmaz ilkinin yerini hiçbiri almıyor.Zaten kayıpların en büyüğü edep. onu kaybeden ahiretinide dünyasınıda öldürmüştür. benim gibi.

  5. E. Ali dedi ki:

    Siz esas böyle konuşmakla asılsız iddianızı kendi adınıza gerçekleştirebilirsiniz. Böyle düşündüğünüz için tövbe edin. Böyle düşündüğünüz için çok çok tövbe edin.Siz gaybı bilemezsiniz. Allahın merhameti gazabını geçmiştir. O sizi seviyor.Ebediyyen kaybettiğiniz bir şey yoktur. Sadece iniş çıkışlar içindesiniz.Çoğu kişi ilk teslimiyetindeki heyecanı bir daha alamayabilir. Gayet normaldir. Bu ilginç hal “bir daha asla öyle teslimiyet halinde olamayacağım!” anlamına gelmez.Çok daha iyi olabilirsiniz ama ilk zamanlardaki heyecanı bulmayabilirsiniz.Örneğin hiç kimse çikolata yerken çocukluğunda aldığı lezzeti alamaz. Ama bu demek değildir ki ben o hassayı kaybettim veya çikolata artık bana yaramıyor!Sizin halinizin bir başka açıdan durumu: İlk zamanlarda kapıldığınız ümitleriniz vardı. Bunlar aslında yanlıştı: Bir daha asla günah işlemeyeceğinizi, artık hep teslimiyet halinde olacağınızı, zamanla Allah dostlarından olacağınızı umuyordunuz. Daha sonra her şey ters gitti. Siz ise daha büyük bir hataya düştünüz: ümitlerinizi kaybettiniz. Ve şu an çok yanlış yargılar içindesiniz. Böylesi gerçek dışı ve çok yanlış kanaatler içinde iken şeytan boş durmuyor, size devamlı fısıldıyor.Dikkat edin şeytanın telkinlerinin ağır basmasını kendiniz sağlıyorsunuz.Sizin bir silkinmeye, başınızı kaldırıp bir oh demeye ihtiyacınız var. Allah sizi seviyor. Bundan zerre kadar şüpheniz olmasın. Şüphe ederseniz gerçeği inkâr etmiş olursunuz. Bile bile nankör olmayın. Şeytanın telkinlerine kapılmayın. Kendinizi bozuk düşüncelerden kurtarın.

  6. E. Ali dedi ki:

    Kader'e ikinci cevap:İlk aşamadaki manevi zevkler kulun taate alışması için verilen teşvik hediyeleri gibidir. Daha sonra o haller alınabilir. işte bundan sonra eğer o kişi Allah yolunda sebat etmeye gayret ederse ilk zamanlarda kazandığı sevapların ve güzelliklerin çok daha fazlasını alır. Ama kendisi fark etmez.Allaha olan ibadetlerinizin taatlerinizin zikirlerinizin hayırlı işlerinizin karşılığını bu dünyada hiçbir şekilde kesinlikle beklemeyin. Allah ile pazarlık mı yapıyorsunuz?***Bazı kişilerden ise manevi lezzetler hiçbir zaman alınmaz. Aslında alındığı kişi eğer ibadet ve taate ciddi olarak devam ederse herkesten çok daha fazla kazançlı olur. Bunlar Allahın hikmetleridir. Allah hiç kimseye taşıyamayacağı hiçbir şey yüklemez.Taşıyamadığınızı sandığınız şeyler varsa "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil-aliyyil-azim" zikrini dilinize vird edinin her zaman devam edin.

  7. kader dedi ki:

    hani bazı insanlar derlerya ''şu sözden sonra hayatım değişti ''diye bende merak ederdim o hayat değiştiren sihirli sözleri. Ama okuduğum zaman beni zerre kadar etkilemezdi. İşte yıllar sonra beni de gerçekten etkileyen o sözü sizin sitenizde buldum.Şöyle ; '''filan günahtan nefret ediyorsun kaçmaya çalışıyorsun ama eninde sonunda her defasında kendini o günahın içinde buluyorsun. Niçin? Çünkü o günahı işlemeye götürecek vesileleri harekete geçirmekle meşgulsün.''' İşte beni etkisine alan söz bu.Ama beni en çok üzen şey bu kadar etkili bir sözün etkisinin çok kısa sürmesi … İçimizdeki bu gücü nasıl güçsüzleştirebiliriz.Evet ''Taşıyamadığınızı sandığınız şeyler varsa “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil-aliyyil-azim” zikrini dilinize vird edinin her zaman devam edin.'' demişsinizde bunu söylemek kadar yaşamakta kolay olsaydı şimdi bu yazılar yazılmayacaktı.

  8. kader dedi ki:

    Bu zikirler sözde kalmasın istiyorum. Zikirleri söylemek kolay ama onları hissederek yaşamak çok zor. Ya da kısa süre sonra içimdeki o ismini koyamadığım güç direncimi kırıyor. Aklı iptal ettirmeye çalışıyor. Aklın iptal edileceği anda hiçbir kuvvet onu geri alamıyor. Mesela öfke anında sabırlı olmak.. o anda geri çekilmek için gerekli kuvveti biliyoruz ama o kuvvet iş bittikten sonra pişmanlıkla birlikte geliyor. Öncesinde gelmiyor. Bunun gibi önce gelmesi gereken o kuvvete engel olan o güç belki yok edilemez ama nasıl etkisiz hale getirilebilir.

  9. E. Ali dedi ki:

    Dünyanın tek günahkârı siz değilsiniz, en büyük günahkârı siz değilsiniz. Masum insanlar sadece peygamberlerdir.İsa peygamber zamanında Musa peygamberin yolundan şaşmayız diyen Museviler zina yapan bir kadını yakalamış, recmedeceklerken İsa peygambere demişler ki “Madem sen peygambersin gel aramızda hükmü ver de recme başlayalım”..İsa peygamber: “İçinizde günahı en az olan kim ise ilk taşı o atsın” diye cevap vermiş.Bu sözü duyanlar düşünmeye başlamış. Herkes susmuş. Hiç kimsede taş atacak hal kalmamış.Siz de kendiniz hakkında bu kadar kötümser olmayın. İçinizdeki kabul etmediğiniz yönlerinize hep şiddet kullanarak yaklaşmayın. Sevgiyi şefkati deneyin. Vicdanınızı açığa çıkarın ışıldatın. Vicdanı ışıldayan insan kendisini günahlardan uzak tutar. Benliğinizi toprağa gömüp recmetmeyin. Belki de bu yönünüz sizi geri bırakıyor. Allah dostlarını ziyaret edin. Onların ölülerini ziyaret etmek bile Allah için makbuldür. Onlara değer vermek Allaha değer vermek gibidir. Allah dostlarını seven hayvanlar bile Baki olacak cennete girecek.Allaha yaklaşmak için vesileler arayın. Herkesin ilacı başkadır. Arayıp bulmak lazım. Sizin ilacınız belki yaşlılara yardımdır. Belki kimsesizleri teselliciliktir. Belki yetim çocuklara şefkat göstermektir. Bunlar Allah katında büyük değeri olan ameller sınıfına girer. Burası kesin.Allah dostları zikirle namazla uğraşıp başka bir şey yapmayan insanlar değildi. Ahmed Rufai Allah dostlarının tarihe geçen en önemlilerinden biridir duymuşsunuzdur. Kimsesiz yaşlı insanları yalnız bırakmazmış onlarla ilgilenirmiş. Yemeklerini yapar çamaşırlarını bile yıkarmış. İnsanın içinde Allah aşkı varsa Allah için yanıp durmaktadır. Devamlı ordan oraya hizmet için koşuşturur. Nefsiyle uğraşacak hali yoktur.Siz Allaha bir adım yaklaşmak için bir gayret gösterseniz O size en az on adım yaklaşır.İlacınızı arayıp bulun. Bu arayış bile salih amellerden sayılabilir.Zikirlerin faydası da zaten bu şekilde kendisini gösterir. Halk içinde iken kalbinizin Allah ile olması için halk içinde ne yaptığınız çok önemli. Hayır işlerine ne derecede koşuyorsunuz? Hasta ziyaretleri, kimsesiz yaşlılara yardım, şefkatten mahrum kalmış yetimlere şefkat göstermek, sokaktaki hayvanlara yiyecek içecek vermek gibi önemli vazifelere giriyor musunuz?

  10. ipek dedi ki:

    Tüm bunları söylemek sizin gibi bazı önemli şeyleri aştığını düşündüğümüz kişiler için çok kolay olabilir bence. Kader arkadaşıma katılıyorum. Zikirler sözde kalınca bir anlamı var mı bunu sormak istiyorum. Nefis öyle birşey ki her gün rutin olarak yüzlerce tesbih çeksek bile bazı insanlara faydası olmuyor gibi görünüyor. Bunu kendi nefsim için söyledim. İbadetlerini yapmaya çalışan, Rabbimin nasip ettiği iyi diye düşündüğüm amelleri yapmaya çalıştığımı düşünen biri olarak ancak sevdiğini iddia edip gerçek seven gibi davranmayan ben, nefsimden çektiğim kadar hiçbirşeyden çekmedim. Kalbe gelen nefsani, hevamızı gösteren düşüncelerden nasıl kurtulabiliriz? Şer olan şey eğer kalbimizi rahatsız ediyorsa şerdir diye okumuştum bir kitapta. Şer olduğunu bilerek düşünceye devam eden insan bence cehennemdeki yerini hazırlamış olur. Diyorsunuz ya Allah kişiye kaldıramayacağını yüklemez diye. Zannediyorum ki benim gibi insanlar bundan bir adım daha ileriye gidemeyecekler. inşaAllah geri de gitmeyiz. Tek ümidim bu. Geriye gitmemek. Rabbim neler nasip eder bilmiyorum ama taşıyacağımız yük bu diye düşünüyorum. Bir adım fazlası olmayacak gibi geliyor. Ümitsizlik konusunda ise haklısınız. Ümitsizlik yapılanlardan da aldığınız lezzeti kesiyor atıyor, sizi Rabbinizden uzaklaştırıyor. Yani zaman zaman şeytani lainden geldiğine inandığım ümitsizlik fitnesi beni zora sokuyor. Örneğin gördüğüm rahmani rüyalar, kabul olunan dualarım ise beni şevklendiriyor güçlendiriyor. Ama bu nefis şeytandan bile zararlı bize diye düşünüyorum. Yanlış mı düşünüyorum bilmiyorum. Nefsimiz için yapmamız gerekenleri daha açıklayıcı olarak yazmanızı diliyorum. Saygıyla kalın…

  11. ipek dedi ki:

    Nefis, nefis, nefis…. İslam bireysel yaşanamaz diyorsunuz da. Allah dostlarından yaşayanları sık sık ziyaret edin, sohbetlerini can kulağıyla dinleyin diyorsunuz da… Bu nasıl kısmet olur bilmiyoruz. Yani bunu Allahü Teala rüyalarda mı gösterir git bul diye… Yoksa senin çabanın bir armağanı olarak Rabbim mi nasip eder? Evli olan kişilerde birlikte hareket etmek gerekir zannediyorum. Bu erkekler için daha kolay. Yani erkeklerin bu tür ortamlara girmelere çok daha kolay bence. Halbuki evli olan bir bayan için bu bir o kadar zor. Bir de size şunu sormak istiyorum. Kalp…. Bu kalp neden bu kadar çok dönüyor… Yani üç beş gün çok iyi… iyi ameller yapılıyor kuranı kerimler okunuyor zikirler çekiliyor namazların üzerinde duruluyor ama daha sonraki günlerde bir o kadar uzaksınız Yaradanınıza… Acaba yapmış olduğumuz herhangi bir günah mı kalbimizi zora sokan? O kadar çok kitap okudum o kadar çok site dolaştım ki… Her konuda az çok bilgim olduğunu düşünüyorum. Ama bana hiç faydası olmadı desem yalan olmaz.. Neden bazı insanlar okuduğuyla amel etmeyi bir türlü başaramıyorlar? Rabbim bazen Onu anmamıza çok sık izin verirken bazen neden bizi bu kadar kendinden uzak tutuyor?…. Tefekkür konusuna gelince… Çok fazla anlayamadığım bir konu.. Yaradılan herşeyde yaradanı görmek. Nasıl tefekkür edilir?Saygılarımla

  12. ipek dedi ki:

    Bahsettiğiniz manevi şevklerden hiçbiri bana nasip olmadı ne yazık ki… Nefis nefis nefis… Her türlü sıkıntının başı zannediyorum. İnsanların kalbi neden bu kadar kararsız. Kendi nefsim için söylüyorum. Üç beş gün öyle güzel oluyor ki kalbim Rabbimle her hareketimle, ibadetlerimle, tesbihatımla, düşüncemle, ama daha sonraki bir üç beş günde sanki ben o ben! değilim. Buna acaba işlediğimiz günahlar mı sebep oluyor? Rabbim bazen o kadar yaklaşmamıza izin veriyor ki kendisine bazense bir o kadar uzak tutuyor. Çok üzülüyorum.. Allah dostlarının sohbetlerini dinlemeye gelince bu erkek kardeşlerimiz için daha kolay bence. Ama bayanlar için hele evli bayanlar için eşi de farklı bir görüşteyse hiç mümkün değil gibi. Bir de tefekkür konusunu açmanızı istiyorum. Yaratılmış herşeyde yaradanı görmek düşünmek midir? Nasıl yapılır? Ben o kadar çok kitap okudum ki tasavvufla ilgili nefisle ilgili, bir çok daha site dolaştım hemen her konuda bilgim var gibi geliyor. Ama bana hiç faydasını olmadığını düşünüyorum.. Öyle üzülüyorum ki… Sanırım hani bazı nasipsizler vardır ya ben de onlardanım. Saygılarımla

  13. E. Ali dedi ki:

    İç dünyanızın kötülüklere veya günahlara meyletmesi normaldir. Olması gerekendir. Çünkü insanın mahiyeti budur. Bu halleri aşmak Allah dostlarına bile kolay kolay nasip olmuyor buna inanın. Biz sıradan insanlarız.Önemli olan nedir bunu bileceksiniz: Önemli olan şey, sizin kendinizi kötü işleri yapmaktan men etmenizdir. Kötü davranışlar yapmak isteyen yönlerinizi iyi davranışlar için kullanacaksınız. Canınız filan komşunun dedikodusunu mu yapmak istiyor? O kişi hakkında iyi ne biliyorsunuz onu anlatın. Veya başka hayırlı meselelerden konuşun.Diğer her kötü isteğimizi bu şekilde iyiye dönüştürmek için uğraşmamız şart. Bunu yapmadıkça huzur bulamayız. Eğer başarılı olursanız “Kendinizi kötü eğilimlerinizden uzak tutup kuvvetinizi iyi davranışlara zorladığınız için Allahın rızasını kazanmış olursunuz. Bu size kalp huzuru verecektir manevi güç verecektir.Tefekkürü sormuşsunuz:Bu basit bir beceri değildir ki tariflerle kazanabilelim.Allaha iyi bir kul olmanın dört aşaması vardır. Bunlar “hal” olarak basamak basamak kazanılır.Her şeyden önce insan mutlak aczini bilecek. Birinci adım budur. Bunun hakkında araştırmalar yapın bilginizi arttırın. İmanın şartlarında vardır ya: “Hayır da şer de Allahtandır.” İşte bunu iyi öğrenin, hiçbir an aklınızdan çıkarmayın. Konu ile ilgili bilginizi arttırın. Ta ki aczini bilmek sizde hal olarak yerleşsin.İkinci adım fakrını bilmektir. Birinci adımı gerçekleştirirseniz zaten bu da devreye girecektir. Hiçbir şey sana ait değil. Bunu tam olarak idrak edeceksiniz. Sadece sizde değil, herkeste böyle olduğunu inanarak göreceksiniz. Bu da sizde hal olacak. Aslında bu iki makamda olan nedir biliyor musunuz? Gafletten arınıp hakikati görmektir, gerçeği kabullenmektir.Üçüncü adım şefkat’tir. Yunus emre “Yaratılanı sev yaratandan ötürü” demiştir. Bu söze inansak yeterli olmuyor. İnanmak şer şey değil. Ancak, ilk iki adımı hakkıyla hal olarak kazanmışsanız sıra şefkattedir. İşte bu makamda zikirlerin faydası çok daha fazla tesirli olur, ibadetlerden haz duyarsınız. Zikir gıdanız olur. Peşinden sizde şefkat yükselmeye başlar. Can düşmanınıza bile acımaya başlarsınız. Tıpkı Hz. Ali efendimizin katiline merhamet göstermesi gibi.. Bu üçüncü adımın da sizde hal olarak oturmasından sonra sıra tefekküre gelir. Okuduğunuz ayetlerden tanık olduğunuz olaylara kadar her şeyi bambaşka bir şekilde anlarsınız. Olayların bütün boyutlarını düşünmeye anlamaya ehil olmuşsunuzdur. Bu hali de kazandıktan sonra Allah yolunda yükselmenin sonu yoktur. Artık Mevlana gibi mana aleminin sultanlarından olursunuz. Kendi çapınızda tabi.

  14. ipek dedi ki:

    Peki neden insanın kalbi bir istikamette durmuyor. Neden üç gün öyle beş gün böyle oluyor. Fikirlerimiz, kalbimiz, düşüncelerimiz. Neden? Neden bazen Rabbimize çok yaklaşmışken bazen bir o kadar uzak oluyoruz? Bütün bunlara nedir sebep? Açıklar mısınız?

  15. E. Ali dedi ki:

    Bu haller sizin manevi yolculuğunuzla ilgili olarak değişim gösteren hallerinizdir. Aşağıdaki bilgiler size bir fikir verebilir.Tasavvuf kitaplarında yazılıdır ki nefsi emarede iken yani nefis en aşağılık halde iken bu anlattığınız şeyler olmaz. Nefis sadece devamlı kötülüklere meyleder. Lüzumsuz işler yapmaktan zevk almak, insanlarla alay etmek, dedikodu yapmak, israflar, tembellikler..Bu makamdan kurtulduktan sonra, nefis levvame makamına gelince insan bütün kusurlarının farkına varır, nefsinin kötüye meylediyor olmasının çirkinliğinin bilincindedir. Bu makamda insan kendisini devamlı kötü bilir, kötülükçü bilir. Levvamenin anlamı da budur zaten. Artık kötü davranışlar sergilemekten kaçınır ama beceremez, işlediği hatalardan çok pişmanlık duyar, çok üzülür. Oysa aynı günahları daha evvel de yapıyordu ama o zaman ne gerektiği gibi pişman oluyordu ne de üzülüyordu..Üçüncü makam: nefsi-i mülhimme makamı. İbadetlerle, tövbelerle, zikirlerle, salih amellerle uğraşıla uğraşıla bu makama gelinmiştir. Nefis her türlü ilhamlara açıktır. Devamlı değişimler, çalkantılar halindedir. Bu makamda insan kapıldığı güzelliklere güvenmemelidir: Çünkü gelen ilhamların, manevi tesirlerin rahmani mi yoksa şeytanın ve nefsin hileleri mi olduğunu asla bilemez. Daha dikkatli çalışmalıdır.Dördüncü makam nefs-i mutmainne’dir. Bütün tehlikeleri aşmıştır denebilir ama tabi son nefeste nasıl gidecek bunun hiçbir garantisi yok.Sonra üç makam daha var. Nefs-i radiyye, nefs-i mardiyye ve nefs-i kâmile makamları… Bu 7 makam eski tarikat usulüne göre makamlardır. İlerlemek çok zor olup gerektirdiği çalışmalar da çok zordur. Çok özel eğitim gerektirir. Yukardaki diğer cevabımda anlattığım dört makam (acz, fakr, şefkat, tefekkür) değişik olup bu zaman için en işe yarar tarikat yolculuğu sistemidir. Risale-i Nur bu dört makama göre hareket etmeyi gerektirir.

  16. evrim dedi ki:

    Bu kiymetli yazilar icin Allah sizden razi olsun…

  17. muhammet kalyoncu dedi ki:

    bu guzel ve onemli yazılar için ALLAH hepinizden razı olsun

  18. emre dedi ki:

    yazılarınızı okudum buraya yazan arkadaşlardan bir farkım yok 2 sene herşey çok güzeldi 5 vakit namaz kılıyordum sonra her ne olduysa 1 sene afalladım düştüm toparlanmam zaman aldı ama toparladım yine devam ettim ama şimdi yine düştüm ve düştüğüm yerden doğrulamıyorum yaptıklarımın çok kötü yapılmaması gerektiğini biliyorum ama frenler sanki tutmuyor ne kadar kurtulmak istersem o kadar batıyorum tıpkı bataklık gibi çırpındıkça batıyorum keşke ilk başa dönebilsem keşke o saf temiz heyecanlı duruma dönebilsem sanki bi araba dayak yemiş gibiyim doğrulamıyorum ama hep ALLAHTAN YARDIM DİLİYORUM ÜMİDİMİ YİTİRMİŞ DEĞİLİM

  19. E. Ali dedi ki:

    Peki o iki sene ile şimdiki yaşantınız arasında ne gibi farklar var? Ev içinde, arkadaş çevrenizde? Bunları iyi düşünün. Bazen sadece bir arkadaş ile görüşmek çok kötü etki yapıyor. bunun tersi de aynı yani terk ettiğiniz arkadaşlarınızı düşünün.İtikat durumunuzu düşünün. o iki seneki inançlarınız, edindiğiniz bilgiler ile şimdiki bilgileriniz ve inançlarınız arasında fark var mı?Her şeyi inceleyip eksikleri ve fazlalıkları hesaplamalısınız.