Hatalarını telâfi etme imkânı olan ve bunu başaran kişiye ne mutlu

Tarih: 26 Mayıs 2010

Gelin empati yapalım…
Ama kime? Hz. Vahşi’ye (R.A.) empati yapalım, hislerini anlamaya çalışalım.

Allahın dinine, Allahın rasulüne, Allahın bütün dostlarına yaptığı onca kötülükten sonra, onca cinayetlerden sonra kalbine iman nuru aksetmiş ve hatasını anlamış, iman etmişti. Peygamber efendimize bağlılığını, biatını yerine getirmişti.

aslanağzı çiçeğiAslanağzı Çiçeği

Bu durumda, Allahın emriyle geçmiş suçlarından hiçbiri için hüküm giymedi. Ne savaş suçlusu olarak yargılandı ne de onca canların hesabı ondan soruldu. Böylesi bir af dünya tarihinde hiçbir beşeri sistemde olmamıştır ve kıyamete kadar da olmayacaktır. Allah öyle hükmetmişti. Allah katında da peygamber efendimizin dünyadaki düzeninde de Hz. Vahşi, her küfürden dönen kişi gibi artık “o dönüş yaptığı anda” sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz olmuştu.

İman etmek, peygamber efendimize tabi olmak, O’nun yüzüne dünya gözü ile, iman eden biri olarak bakabilmek, O’nun sohbet meclisinde bulunmak kadar büyük bir devlet ancak sahabelere nasip oldu. Hz. Vahşi de o sahabelerden biri olmuştu ve bu büyük nimetin farkındaydı. Artık kalbi bütün kötülüklerden arınmış, Allah ve rasulünün sevgisi ile pürnur olmuştu. Ne kadar şanslı olduğunu elbette herkesten çok kendisi biliyordu.
Peygamber efendimiz ise Allahın affettiğini elbette kendisi de affetmişti. Ama gönlü Hz. Vahşi’ye çok kırgındı. “Bana görünmemeye gayret et” diye kendisinden ricada bulunmuştu.

Evet, nihayetinde peygamber efendimiz de bu dünyada bizim gibi etten kemikten bir insandı. Bizim gibi gönlü vardı. Bizim gibi kalbi vardı. Hayatta en çok sevdiği insanlardan birisi olan amcasının o kişi tarafından şehit edildiğinin acısını gönlünün unutması mümkün olamıyordu. Bu yüzden, Hz. Vahşi artık Allah dostlarının en seçkinlerinden biri olmuş olsa bile, efendimizin gözü onu görmek istemiyordu, buna yüreği dayanamıyordu. Elinde değildi.

Peki ya Allah ve peygamberinin aşkından yanıp tutuşan Hz. Vahşi’nin kalbi ne durumdaydı? O’na o kadar yakın olduğu halde ona görünmemesi lazımdı. Peygamber efendimiz onun yüzüne bakmayacaktı. Bu acı mı daha büyüktü yoksa efendimizin gönül kırıklığı mı? Varın bir düşünün. Kendinizi her ikisinin de yerine koymaya çalışın.

Hz. Vahşi’nin o haline empati yapalım:
“Keşke telafi edebilsem. Telefi edebilmem için ancak Hz. Hamza’yı (R.A.) tekrar dünyaya getirebilmem gerekiyor. Bu ise asla mümkün değil. Onu ben öldürdüm. Bu elimle, şu mızrağımla öldürdüm. Artık geri getirebilmek mümkün değil. Peygamber efendimizin yüreğinin acısını telafi edebilmem mümkün değil. Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygamber efendimiz, Allahın en sevgili kulu benim yüzüme bakmayacak. Hem de aynı mekanda olmamız mümkünken… O’nun gönlü bana küskün. Ben nasıl talihsiz bir insanım…”

Empati yapmaya iyice konsantre olup devam edelim, bir müddet o hissi anlamaya çalışalım.

Bütün bunlardan almamız gerektiğini düşündüğüm hisseye gelince: Gönül yıkma suçlarımızı TELAFİ etme imkanımız varsa değerlendirmekte acele etmemizdir.

Kimsenin kalbini incitmeyelim gönül yıkmayalım. Allah dostları diyor ki bir gönül yıkmak bin Kâbe yıkmaya bedeldir. İyi düşünelim.
Kırdığımız her bir imanlı kalbi düşünelim.

Kurandaki bir ayet peygamber efendimizi şöyle tanımlıyor: “Sıkıntıya uğramanız o’na ağır gelir. O, size çok düşkündür. Mü’minler üzerine Rauf ve Rahim’dir.”

Peki, kırdığımız bir mümin kalbi eğer peygamber efendimiz için çok değerliyse, biz o kalbi kırmışsak, o kalpte derin bir yara açmışsak… Gaybı da bilmediğimize göre…

Çok ciddi olarak düşünelim. Neredeyse cinayet kadar ağır olan bu kalp kırma – gönül yıkma günahımızın önemini anlamamışsak, suçumuzun büyüklüğünü kabullenmemişsek, Allaha da peygamber efendimize de hiç mi hiç değer vermiyoruz demektir.

Düşünelim ve kırdığımız bir kalbin yarası kurumadan önce, iş işten geçmeden önce telafi etmeye çalışalım. Büyük bir kul hakkıdır. Gerçek iman sahibi kimseler bir damla elma suyuna helallik alabilmek için iki yıl köle olmayı kabul edecek kadar Allaha ve peygamber efendimize o derecede bağlı idiler. İmanları o derecede kesin ve kat’i idi. Peki kıyaslayalım düşünelim: Kırılan bir mümin kalbinin, yıkılan bir mümin gönlünün bir damla elma suyu kadar da mı değeri yok? Daha fazla kul hakkı değil midir? Kul hakkı bir yana, kendisine bu cinayeti yakıştırmak, bu vebali umursamamak bir müslümana yakışır mı?

Elbette yakışmaz. Bazen kırıcı olabiliyoruz. Sonra da ben bunu nasıl yaptım diye şaşırıp kalıyoruz, kendimize inanamıyoruz. İnsanlık hali.. Böyle şeyler olabiliyor.. Kim bilir bunlar belki daha büyük güzelliklere açılan kapılar olabilir. Yeter ki çok geç olmadan hatalarımızı hakkıyla telafi edelim bundan hiç çekinmeyelim üşenmeyelim. Hep kötülükleri emreden nefs-i emmareden kurtulmak isteyenlere hodri meydan.. İşte fırsat… Yıktığının daha âlâsını inşa et. Boş durma. Allah da beğensin kul da…

Açıklamalar:
1- Okuduğunuz yazı hakkında sorunuzu veya yorumunuzu aşağıya yazabilirsiniz.
2- Yazılarımı RSS ile takip edebilirsiniz.
3- Tüm yazılarım kendi tecrübelerimin ve araştırmalarımın eseridir.

Yukardaki yazı ile ilgili ek bilgiler ve yorumlar:

  1. Râna dedi ki:

    Vahşi(ra) acısı mı daha büyüktü yoksa efendimizin(sav)min gönül kırıklığı mı?

    Bu imtihan dünyasında maalesef her iki tarafta da yer alıyoruz. İncinmiş bir gönle sahip olmak, inciten bir gönül sahibi olmaktan daha büyük bir acı değildir. İncinmiş gönül bizim olunca, onu teskin etmek her ne kadar kan ağlasa da çok daha kolay. Kader kısmet dersin, Rabbim bunu bana yaşatıyorsa bir hikmeti vardır dersin, sebep olandan çekersin müsebbibe bakarsın, her ne kadar yürek kan ağlasa da… hele bir de sevdiğin yürek o acıya vesile olduysa; o yürekte oluşan acıyla gözünden dökülen yaşı bile sakınırsın. Gözyaşı karşıya bir ah olmasın diye, o da bu durumdan imtihana tutulmasın için… bu kırılan gönül bizim olunca tesellisi bir şekilde oluyor…

    Ama ya kıran, inciten, yaralayan biz olursak? işte bunun hiç bir şekilde teskini tesellisi yoktur. Her ne kadar karşındaki de buna sebebiyet verdiyse de, masum değilse de, önemli olan senin kendi terazinin kefesine kırptığın kırıntıların hesabıdır sana olan… Hakkına girmiş olmandır esas olan. Nazargahı ilahi olan gönlü yaralamanın bedeli ağırdır işte: ya Allah seviyorsa…! Rasulullah seviyorsa….! Hatta yer ve gök dahi seviyorsa….! Nerden bileceksin? Bilmiyorsun ki; Bilseydin ödün kopardı kırmaktan… değil mi? Bir anlık nefse uyduktan sonra kıvranır durursun ama ne çare, dönüş mümkün değildir. Kıran inciten olmanın acısı ızdırabı çok ağırdır, çok çok…

    Vahşi(ra) burda yaşadı acıyı, burada tüketti. Efendimiz (sav)min vefatından sonra vahşi(ra) ruyasında efendimizi gördü ve sordu: Ya rasulallah ben sizi ahirette de mi bu şekilde, yüzümde bir peçeyle göreceğim, gizleneceğim diye sorar. Efendimiz(sav) hayır ya vahşi diye buyurur ve tebessümü yüzüne kondurur vahşi (ra) çok mutlu olur hüznü kederi dağılır. Muştuyu almıştır. Ama bizim asıl acımız, asıl kederimiz, asıl pişmanlığımız ahirette olacaktır. işte bu daha ağır..

    Enfes bir empati, Mükemmel bir paylaşım Allah razı olsun yüreğinize bereket!

  2. Yemliha dedi ki:

    kalp kırdıysak, burktuysak, bu; mazur gösterilemez…. hiçbir şekilde…

    diğer yandan kalbimiz kırılmışsa, yapılan şey direkt biz (im nefsimiz) e dokunuyorsa, bu konuda sabırlı, affedici, tahammülkar, bağışlayıcı, hoşgörülü olabilmeliyiz. nefsimizin avukatlığını yapmanın anlamı yok. nefs, hak etmiştir onu. ya da yaşadığı o sıkıntı ile derecesi artmıştır/artacaktır. her halükarda kâr vardır. bilene.

    ancak yapılan zulüm hakk’a, bir Allah dostuna vs. ise o zaman yüz çevirebiliriz yapan’dan. fakat yine de, kişinin hatalarının farkına varıp af, özür dilemelerinin ardından, kalbimizde olumsuz duygular beslemeyiz ona karşı; yüz çevirsek bile. (gözüme gözükme demesine rağmen peygamber efendimiz vahşi’ye karşı olumsuz hisler içinde değildir; ne buğz, ne -haşa- kin, ne nefsi bir öfke vs.)

    bir de, kalbimiz kırılmışsa, bunun bize bakan tarafı vardır. insan kalbini kırandan gözünü çekip kendindeki açık-gizli, güncel-geçmiş sebeplere/hatalara/kusurlara odaklanır, bu sebepleri yok ederek açık-gizli hallerini düzeltirse; kalbinin yeniden (aynı veya başka kişiler tarafından) kırılma olasılığı azalır. ben kendi yaşamımda bunu uygulamaya çalışıyorum; zor olsa da.

    selamün aleyküm!

  3. admin dedi ki:

    İncitilen, kalbi kırılan bir insanın gerçekten kalbi mi kırılmıştır yoksa bu kırgınlık kalbî değil de nefasanî midir? Anlayabilmemiz kolay değil.

    Psikiyatrlar depresyonu anlatırken her moral bozukluğu halinin depresyon sayılmaması gerektiğini söylüyor. Bunun gibi bir şey olsa gerek.
    Yani gerçek depresyondaki kişiler çok ağır bir çöküntü içindedir ne şarkı söyleyebilir ne iş yapabilir ne de kendinde elini kaldıracak bir güç bulabilir (diye duymuştum).

    Yani kalbî incinmişliği depresyona, nefsanî kırgınlığı sıradan moral bozukluklarına benzetebilir miyiz diye düşünmeye çalışıyorum.
    Kalbî incinmişlik ve nefsanî incinmişlik arasındaki fark buna benzer mi şu an daha fazla düşünemedim işin içinden çıkamadım. Bu akıl yürütmemi unutmamak için buraya yazdım. Daha sonra belki bir şekilde aydınlığa kavuşturabiliriz inşallah.

  4. yasemin dedi ki:

    derlerki kalp gerçek olandan nefs gerçek olmayandan kırılırmış. mesela gözünde kusur olan birine o kusuru söylenince kalbi kırılır çünkü gerçekten bozuktur. nefsin kırılmasıda söylenmesini istemediği ama farkında olmadığı yanlış bir özelliği söylenince onu kabul edememesinden olur diye düşünüyorum.

  5. admin dedi ki:

    Veya dile getirilmesini istemediği hatalarının… Kendisi biliyor ama başkalarının kınamasını hatta en küçük bir eleştiri bile getirmesini istemiyor buna hiç tahammülü yok.
    Bazen hata söz konusu olmasa bile veya eleştiren kişinin amacı iyilik olsa bile insan nefsani bakımdan inciniyor.
    Nefsi kibir çeşidinden hatalarla dolu bir insan sadece eleştirilmekten değil daha birçok şeyden rahatsız olabiliyor.