Düşünmek

Tarih: 13 Eylül 2009

Kurandaki terimlerle insanları suçluyoruz ama acaba bu uğurda ne yapıyoruz?

Beğenmediğiniz şeyhler, cemaatçiler en azından her türlü kötülüğü yapmaya müsait kitlelere takvalı yaşamaya özenmeyi, ibadetlerine devam etmelerini aşılıyor ve birilerini kötü alışkanlıklardan kurtarabiliyorken biz hiçbir şey yapmayıp sadece bizim ne dediğimizi anlayabilen insanlarla kafa kafaya verip şunu bunu mu çekiştiriyoruz? Ne yapıyoruz?

Düşünmek, Kurandaki anlamda düşünmek çok yüksek bir beceridir kazanılması zordur.

Kuran evet insanları düşünmeye davet ediyor. Kimi ayetler herkese yöneliktir. Kimi ayetler daha üst düzey şuur sahibi insanlara yöneliktir. Bu gerçeği kabul etmek gerekir. Herkes erişebildiği şuur düzeyine göre Kurandan nasiplenir. Nasiplenmeyecek insan yoktur. Bu bağlamda, Müslümanların arasında elbette daha iyi düşünebilen, daha iyi anlayabilen müslümanların olması gayet doğaldır. Ama bu, filan kişinin benim yerime düşünmesi gerektiği anlamına gelmez. Danışırım, fikir alırım, o kişinin anlattıkları ufuklarımı genişletebilir, düşünsel yönden bana takviye olabilir. Bu danışmak, nasihat istemek, rehber gözetmek, hatta gerektiğinde iyi bir müslümanı rol model bellemek gerekli şeylerdir.

Peygamber efendimize ilk vahiy gelinceye kadar onun ne kadar şuur seviyeleri atlatmış olduğunu hiç düşünmez misiniz? Ve İbrahim peygamberin geçirdiği şuurlanma evreleri Kuran’da çeşitli sembolik ifadelerle anlatılıyor. Onlar aynen okuduğumuz gibi değildir. Biz o şuurlanmaların ilk adımını dahi atmamışken onu anladığımızı sanırız. Güya o ayetler orada yazıldığı gibidir ve okuyup hafızaya depolamakla iş bitmiştir. Halbuki o şuurlanmaların basamakları var yolu var yordamı var.

Yeni nesil hocalar birkaç yıl Ezher’de veya bizim ilahiyat fakültelerinde, bilmem nerelerde biraz ilim ezberlemiş (öğrenmiş demiyorum ezberlemiş diyorum) gelmiş insanların karşısına dikilmiş İbrahim peygamber gibi olun diyor. Sanki kendisi olmuş! Olsaydı insanların akıl ve şuur seviyelerini anlardı kime nasıl konuşacağını iyi bilirdi.

Her konuşan insan düşünemez. Anlayamaz. İdrak edemez. Öğrenemez.
Anlatırsınız anladım der siz anladığını sanırsınız. Sizin için olay tamamdır. İşte bu budur diye düşünürsünüz. Gerçek hiç de öyle değildir. Örneğin sen bir o adama “şiddet uygulamak kötüdür şöyledir böyledir şiddeti bırak” dersin.. Adam sözde can kulağıyla dinlemiş ve sonunda sevinçten gözleri parlayarak heyecanla “Allah razı olsun hocam anladım” der. Sonra, şiddet uygulamak şöyle dursun daha kötüsünü yapar; gider adam öldürür!

Olgunlaşmak lazım pişmek lazım. Öğrenmek böyledir. Basit bir meslek sahibi olmak çin bile okullar var üniversiteler varken aklı başında insan olmak kendi kendine olabilecek bir şey değildir! Bu yolun da eğitimcileri, rehberleri vardır.

Hafızanıza bilgi depolamakla öğrenmiş olmazsınız. Gerçek öğrenme davranışları değiştirir. Kaba bir örnekle: Sigaranın zararını “öğrenmiş” olan kişi sigara içmez. Ama zararını çok iyi biliyorum diyorsa ve içiyorsa… Bildiklerini sıralasa görünüşte belki eksik görmezsin. Ama uygulaması nerde? Yok. Demek ki sigaranın zararını öğrenmemiş. O bilgiler sadece hafızasında. Kurandaki bir ayetteki ifadeyle “kitap yüklü eşek”tir.

Olay budur. İbrahim peygamber gibi olmak herkesin harcı değildir.

Açıklamalar:
1- Okuduğunuz yazı hakkında sorunuzu veya yorumunuzu aşağıya yazabilirsiniz.
2- Yazılarımı RSS ile takip edebilirsiniz.
3- Tüm yazılarım kendi tecrübelerimin ve araştırmalarımın eseridir.

Yukardaki yazı ile ilgili ek bilgiler ve yorumlar:

  1. Ne önemi var ki dedi ki:

    Sigaranın zararını bilmek yeterli değil. Zararını önemsemek gerekiyor. Zararlı olduğunu bile bile pek çok şeyi yapmaya devam edebiliriz. Çünkü hepimizin içinde bir nefs var.

    Bu arada şunu belirtmek istiyorum. Siz beni tanıyorsunuz. İnternet ortamında bazı kişilerde beni tanırlar. Çünkü 3 senedir blogculuk yapıyorum. Fakat ben kendimle değil yorumlarımla, fikirlerimle ön plana çıkmak istedim. O yüzden değişik isimler kullanabilirim. Birileri benim varlığımdan rahatsız oluyorlar. Çevreme verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür diliyorum. Fakat internet onların tekelinde değil.

    *****************************************************
    Cevap:
    Evet tanıdım. Diğer arkadaşlar da tanımış olmalılar. Artık birbirimizi cümle kurmalarımızdan, kullandığımız kelimelerden, bağlaçlardan tanır hale geldik.
    Ben de sizinle aynı fikirdeyim. Yani ben de kendimle değil yorumlarımla, fikirlerimle ön plana çıkmak isterim. Yalnız “ben” soyut düşüncelerimle olamıyorum. İlla bir şekilde kişiliğimin hatalı yanları devreye giriyor. Dediğiniz gibi nefis taşıyoruz. En büyük düşmanımız.

    Geçmişte hatırlıyorum sizinle uğraşan birileri vardı. Galiba ehli bidat taifesinden. Onlar için blogu bırakmıştınız.

    Daha güncel meselelere gelince, ne olduğunu bilmiyorum ama şunu söylemek istiyorum:

    Hiçbir şey hiç kimsenin tekelinde değil. Hepimiz aciz ve fakir kullarız. Ben mesela daha kendi nefsimi kendi tekelimde tutamıyorum. Kalbimi de öyle, ruhumu da öyle…

    O halde çok daha evrensel düşünüp “insan kainatın küçük bir nümunesidir” örneğine önem verelim: Koca kainatta büyük zıtlıklardan nice mükemmel işler doğuyor.. aynı şey bizim içimizde de geçerlidir. Toplumda da geçerlidir. Küçük bir örneği, “kötü komşu insanı mal sahibi yapar” ata sözümüz. Bir de “komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü var.

    Zıtlıklar, yardımlaşmalar, kavgalar, dayanışmalar.. Dünya hayatı bunlarla geçiyor.

    Bunlar bazen birbirlerinin etkisini gösterir. Bazen iyi geçinme, yardımlaşma kötü sonuç doğurur, bazen zıtlık, sıkıntı, kavga çok hayırlı sonuçlar doğurur.

    Onun için yukardan bakalım, mürşidimizin gözünden bakalım, peygamber efendimizin gözünden bakalım, Allah nezdinden bakalım.

    Hem kendimizin hem diğer insanların aczini fakrını görelim. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını da biliyoruz.
    Mesele önceki yazımım konusuna döndü:
    Gerçi başka bir açıdan… Yani bize özellikle fitneler sunuluyor. Ceza olarak değil. Çözümlenmeleri için. Düşünce ufuklarımızı genişletmemiz için.. Fitnelerin çözümü önceki dar kapsamlı halde mümkün olamıyor. Bu durumda genişlik kazanmamız lazım. Bilgiyi arttırmak, düşünceyi derinleştirmek, gayreti çalışmayı araştırmacılığı arttırmak lazım.

    Ne lazım değil? Pes etmek lazım değil, geri çekilmek lazım değil. Bir fitne bana sunulmuşsa ben onu çözmekle mükellefim diye düşünmeliyim.

    Bütün bunlar benim için de geçerli, sizin için de geçerli, sizin varlığınızdan rahatsız olduklarını düşündüğünüz kişiler için de geçerli, bu yazıyı okuyan herkes için geçerli.

    Müslümanız din kardeşiyiz. İnsanız insanlık kardeşiyiz. Canlıyız canlı olmada kardeşiz. Türkiye cumhuriyeti vatandaşıyız, vatandaşlık kardeşiyiz.

    Müminler birbirlerinden rahatsız olmamalı.
    Eski bir arkadaşımın bir sözü vardı: “Gücenmek alınmak da bir tercih meselesidir.”
    Tercihimizi kardeşlikten yana kullanalım. İnsan kardeşine küsmez. Din kardeşine asla küsmez. Küsse de üç günden fazla sürmemeli. Küsmemeyi, darılmamayı yani barışı selameti insan en azından kalben yapmalı ki bu da imanın en zayıf şeklidir. Faziletli olanı kalp ile tasdik, dil ile ikrardır.
    Bir hadise göre, çevremizdeki hataları yanlışları elimizle (bizzat müdahale ederek) düzeltmeliyiz. Buna gücümüz yetmiyorsa sözlerle bilgilendirmelerle uyarılarla düzeltilmesine gayret etmeliyiz. Buna da gücümüz yetmiyorsa o hataya yanlışa kalbimizden buğz etmeliyiz. Bu sonuncu tavra peygamber efendimiz “imanın en zayıf şekli” demiş.

  2. A.Y. dedi ki:

    “İnsan kardeşine küsmez. Din kardeşine asla küsmez. Küsse de üç günden fazla sürmemeli. ”

    Şu yaşıma kadar kimseye küsmedim. Kızdığım, incindiğim konular olmuştur. Ama bunlar farklı şeyler.
    Şunu merak ediyorum. Bazı insanlarla görüşmek istememek de küsmek sayılır mı? Bana göre sayılmıyor. Kafama uygun olmayan insanlarla görüşmeme tercihimin olacağını düşnüyorum. Sonuçta dünyadaki tüm insanlarla iletişim halinde değiliz, bunlarla küs de değiliz.

  3. admin dedi ki:

    Şeriata uygun yaşayan, bu konuda dengesizlik yapmayan insanın hali hareketi bellidir. Onunla görüşmek isteyenler de zaten onun nelerden taviz vermeyeceğini bilir. Bu bağlamda, örneğin benim içkici arkadaşlarım benimle görüşme taleplerinde içki içmemeleri gerektiğini bilirler ona göre görüşürler. Bana zararları olmaları mümkün değil. Konuşacağım konuşmayacağım konuları da çok iyi bilirler. Bütün bunlara rağmen benimle görüşmek istiyorlarsa kapım açıktır. Kimseyi geri çevirmem. Geçen yıl uyuşturucu müptelası birisi dertleşmek istedi gittim o konuştu ben dinledim. Hiçbir şey tesadüf değil. Ona ayıracak vaktim vardı, yalan söylemedim görüştüm.

    Benim herhangi bir konuda taviz vermeye niyetim yoksa başkaları da taviz verdirmeye çalışmaz bununla uğraşmaz. Ama bende zaaflar varsa, zaten şeytan böyle şeyleri hiç kaçırmaz, o zaman suç yine bendedir.

    Derdimiz emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak olmalı, Şeriat sınırlarından taviz vermemek olmalı. İddiacı değil amel edici olmak olmalı.. O zaman Allah gerçekten her şeyi kolaylaştırır. Sistem böyle. Kimin neye zaafı varsa hafife almamalı, o konuda Allah dostlarına danışmalı.. Şeriatın zahiri kısmında açıklık vermeyince gerçi tehlike yok ama batındaki tehlikelere de çok önem vermeliyiz çünkü nefsimizi bilemeyiz: nereden de açık verecek, bunu şeytan bizden daha iyi bilir, ne mal olduğumuzu ispat etmek için fırsatı asla kaçırmaz. Şeytanın hiçbir fırsatı kaçırmadığını da artık anlayalım yani.. İşte bunu iyi düşünelim.

    Bazı insanlarla görüşmek istemeyebiliriz, buna normaldir de diyemeyiz. Niçin görüşmek istemediğimizi çok iyi bilelim. Mesela akrabalar benimle görüşmek istemiyor. Niçin? Hasta abim var. Görüşürlerse yardım etmek zorunda kalacaklar o yüzden kaçış yolunu “unutmakta” buluyorlar.

    Ben biriyle görüşmek istemiyordum, çünkü bana büyük yanlış yapmıştı. Oysa o meselenin temelinde benim (bilenle bilmeyen bir olmaz gerçeğine göre) daha korkunç yanlışlarım vardı. Ama ben ne yaptım, genelden hükmettim. “Görünüşe göre” gerçekten masumdum. Ama kimi kandırıyordum? Aradan tam altı yıl geçtikten sonra bunu dün gece hiçbir sebep yokken boş bir anımda anladım. Bugün de sizin bu yorumunuz geldi. 6 yıl boyunca sadece kendimi ve birkaç kişiyi kandırmışım. Allahı hiç kimse kandıramaz. (Konuyu daha sonra yazmak istiyorum.)

    Bakın burada dehşet büyük bir tehlike var: Bu gibi durumlar küfür halleridir. Allahı görmezden gelmekten / yok saymaktan başka bir şey değildir.

    Peki kasıtlı mı yapıyoruz? Hayır. Masum muyuz? Yine hayır. Gerçek’ten kaçmakta başarılı olmuşuzdur. Nefsimizin düşük hallerinin etkisinde kalarak kendi ellerimizle kendi gözlerimizi kapayıp güneş yok demişizdir. Suçumuz bu. Arada nefsin aşağı / düşük halleri var. Allah dostlarından kaça kaça bu hallerimiz ile hareket ederiz. Kendimize uygun gördüğümüz bir kula kendimizle ilgili neler anlatırız neler… Ama aynı şeyleri bilgili kişilere anlatmayız çünkü foyamız meydana çıkacaktır. O diyecektir ki kendini ve başkalarını kandırabilirsin ama ben başka şeyler görüyorum. Senin kendini kör ettiğini görüyorum. Bir silkin vicdan aynaları bul iyi bak.

    Şeytan bile hakikatte iyiliğe doğruluğa düşman değildir. Allahın halis kullarına ilişmeyeceğine dair söz bile vermiş, o sözü tutmakta. Şeytanın amacı, insanın kölükçü olduğunu, mayasının buna müsait olduğunu ispat etmek. Bunun için izin istemiş, Allah ona izin vermiş.
    Netice itibarıyla ise şeytan aslında açıklarımızı bize gösteriyor. Bak içki içtin rezillik yaptın sen busun. Bak Allah dostlarından uzak durdukça Allahı yok saymaya başladın, sen busun..
    Bak şeriata aykırı meselelere karıştın bizzat müdahil oldun başına neler geldi, sen busun…

    Şeytana göre insan budur. Bunu ispat etmenin çabasındadır. Arif olan anlar diye bir söz var. Arif olalım. Şuna buna takılıp kalmayalım hiçbir mesele ayağımıza dolanmamalı şeytan haklı çıkmamalı.

    Mevlana’dan bir söz: “Sofi sakalını tarayana kadar arif Allaha ulaşır.”
    Evet, Mahmud efendi hazretlerinin sakalı sünnete uygun ise bu onun doğası olmuş. Ben yapsam, her gün ölçer biçerim bir hayli de kafama takarım. Şeytan da geçer karşıma güler. “Sen busun işte. Bırak bu düşünceleri, kes sakalı gitsin.” der. Ben kesmem. Şeytanla mücadele ederim. Mücadelesi edilecek bir şey mi? Sakalını uzat, sakalınla uğraşmayı kes. Unut gitsin. Yapılacak bir sürü şey var. Çok hizmetler var. Sen daha sakalınla derde düşersen hiçbir yere varamazsın.

    Şah-ı Nakşibend (K.S.) hazretlerinin şu sözünü de lütfen unutmuyormuş gibi yapmayalım, gerçekten uyalım:
    Terk-i Dünya.. Terk-i Ukba.. Terk-i Hesti.. Terk-i Terk..