Anlam katmak, değer biçmek

Tarih: 11 Mayıs 2010

Tanıdığımız tanımadığımız insanlara çeşitli anlamlar yükleriz, birtakım değerler biçeriz. Bütün bunları kendimize göre farkında olmadan biriktirmişizdir ve her an’ımızda o anlamlar ve değerler inişler çıkışlar gösterir. Fakat genel bir yapıları vardır, o genellik kolay kolay değişmez. Yapıştırdığımız etiketler isabetli olsalar bile bu benlikten sıyrılmalıyız. Tehlikelere, hıyanetlere, aldatılmalara, dolandırılmalara tedbir elbette şart ama şefkatsizlik, sevgisizlik, tepeden bakış kötü.
yediveren begonyası (şeker begonyası da denir)Şeker BegonyasıBu ve benzeri “eksik” hallere sahip olanlara bazı tasavvuf ehli kişiler “Zamanın çocukları” diyor. Evet, hayatı “yaşanılan andan ibaret” sanmak çok tehlikeli. Bugün dünyanın en çirkef günahlarını işleyen bir insanı şu an etiketlersin lanet okursun, ya rabbi dünyada da ahirette de beni böylelerinden uzak tut diye dua ederek kendini ondan üstün sanırsın. Çünkü zamanın esirisin. Her şeyi şimdiki gibi sanıyorsun. Oysa o günahkâr ahlaksız iffetsiz kişi yarın meleklerin derecelerini bile aşmış tertemiz bir insan olur da sen onun şimdiki günahkâr halinden bile çok daha rezil durumlara düşebilirsin.

Bir çocuğu yaramazlıklarından ve kendimize göre kötü bulduğumuz bazı hareketlerinden, alışkanlıklarından dolayı sevmeyiz hoşlanmayız. Annesi için ise o çocuk dünyanın en değerli varlığıdır. Hayatta en sevdiğidir.

Peki kendimizi o annenin yerine niçin koymayız? İşte burada düşünelim. Sinirlerimizi bozan yaramaz bir çocuğa annesinin gözüyle bakmayı hiç deniyor muyuz? Denemediyorsak, bunu gerekli görmüyorsak, saçma buluyorsak biz Allahın rızasına talip olamayız. Kendi kendimizi kandırmayalım..

Daha önemlisi: Sadece çocuklara değil yetişkinlere de annesinin gözüyle bakma alışkanlığı kazanmalıyız. Ve hayvanlara hatta bitkilere de…

Bu bir örnekti. Söz konusu olan şey, Allahın kullarına, öncelikle müminlere derin bir şefkat sahibi olmaktır.

Niçin?
Ta ki Rahman, Rahim, Rauf sıfatlarını anlayabilelim ve o sıfatların zayıf da olsa tecellileri bizde zuhur etsin.

“Yaratılanı sev yaratandan ötürü” sözünü kabul ederiz ama o güzel hale sahip olamıyoruz. Din kardeşlerimize karşı bile sahip olamıyoruz.

“Görüldüğü zaman Allahı hatırlatır olmak” şekille, sözle olmaz. Müminlerin kalplerinin hissedişleriyle olur.

Açıklamalar:
1- Okuduğunuz yazı hakkında sorunuzu veya yorumunuzu aşağıya yazabilirsiniz.
2- Yazılarımı RSS ile takip edebilirsiniz.
3- Tüm yazılarım kendi tecrübelerimin ve araştırmalarımın eseridir.

Yukardaki yazı ile ilgili ek bilgiler ve yorumlar:

  1. Yemliha dedi ki:

    Güzel ifade: zamanın çocukları.

    Doğru tespit: hayatı “yaşanılan andan ibaret” sanmak çok tehlikeli.

    Bu, gıybet konusunda da düşünülebilir: gıybet ettiğimiz insan sanki hiç değişmeyecekmiş ve hep o “çirkin” görüdüğümüz halde kalacakmış gibi, o durumu sanki sonsuza dek öyle sürecekmiş gibi gıybetini ederiz. O kişiyi, o hal’e mahkum eder, adeta gayp’tan eminmişçesine hüküm veririz. Ne yazık! Oysa ki belki de tevbe edecek o kişi, belki bir sonraki gün değişecek. Ama biz tüm zamanlarda o kişinin o zamandaki gibi kalacağını varsayarak hem onu kendi gözümüzde ebediyyen o hale mahkum eder, hem günahını yayar ve pekiştirir, hem de başka gözlerdeki onurunu aşağı çekeriz.

    Hayatı “yaşanılan andan ibaret” görmeyi bir de kendimiz için duyarız. Bazı zamanlar kendi kusurlu, eksik, yanlış, yaralı yanlarımızı HEP ÖYLE kalacakmış zannederiz. Kendimize de hoşgörü ve şefkatle yaklaşmalıyız. Kendimizi “bir başkası” gibi düşünebilmeliyiz. Bu yaklaşımı kendimize gösterebildiğimizde, başkalarında da daha başarılı olabilmeyi umabiliriz.

    selamün aleyküm!

  2. Râna dedi ki:

    ”Yapıştırdığımız etiketler doğru olsalar bile bu benlikten sıyrılmalıyız.”

    Etiketlemelerimiz ne kadar doğru olabilir acaba? Nefsleri ile bu kadar başbaşa olan bizlerin, o etiketlemeleri ne kadar isabetlidir ? Ne kadar gerçeği yansıtır? O Yapıştırılan etiketler bizim zannımızdan başka bir şey değildir. O da çogu zaman malesef ki sui zan! dır. Zanlarımıza göre hareket ederiz..

    Herhangi bir mevzuda da kendimizce biçtiğimiz değer üzerinden yarğılar ve hatta bir sürü hakaret de ederek asarız. Yok mudur bu insanoğlunun konuşma özelliği? Her neyse mevzusu çözmek için… En önemli iletişim aracı konuşmak mıdır? yoksa zanlarla hüküm mü vermektir. İnsanları etiketlemek midir?

    Şöyle bir paylaşımda bulunmuştu bir güzel gönül zamanın birinde, bir kitaptan alıntılanmış, ben de buradan bir kısmını paylaşmak isterim ki hepimize ışık olsun inşaallah:

    ”Salih amel, “pozitif düşünebilmek” olarak tanımlanıyordu. Dolayısı ile cennetle müjdelenenler -imanlı olmanın yanında tabii- pozitif düşünebilen, pozitif enerji yayabilenlerdir. Yoksa ne işi olsun ki işi gücü şikayet etmek, ümit çalmak, karamsarlık, tembellik, dedikodu, hakaret vs. olan insanların cennette. Kişi bu tür halleri ile ancak negatiflik yayar ve hiçbir şeyin gelişimine katkıda bulunamaz….”

    ……….

    İçimde öyle büyük bir yara var ki, ne zaman kabuk bağlar bilinmez ama sizin bu yazılarınız acılarıma ne çok tercuman oluyor. Sık sık gelip okuyorum. Eminim bir çoklarımıza da ışık olacaktır, bir nebze de olsa faydası dokunacaktır bu yazdıklarınızın. Size kendi adıma çok teşekkür ediyorum.

  3. admin dedi ki:

    Rana kardeşim, Bu kadar hüsnü zannın için teşekkür ederim. Aslında ben yazdııklarıyla amel etmeyi becerebilen biri değilim. Bu sayfalarda yazdığım şeyler kabul ettiğim, öyle olmasını doğru bildiğim, kalbimin tasdik ettiği şeyler. Ama hayatımda tatbik edebiliyor muyum, o ayrı.

    Her türlü yanlış fikirlerden, yanlış inanışlardan, kötü huylardan, yanlış ve zararlı kalbî alışkanlıklardan kurtulmuş bireyler olarak cennete girebileceğiz, burası tamamen gerçek. Bu kurtuluşları, arınmaları ise tek başımıza becerebilmemiz pek mümkün değil. Şeyhle mürşitle de sanıldığı kadar kolay değil. O zaman, kurtuluşumuz için Allahın inayeti devreye girer. Allahın hikmetlerinden, kime niçin nasıl inayet edeceğinden sual olunmaz, bunu Allahtan hesap sorar gibi sormamız yanlış olur. Biz mutlak derecede aciz fakir insanlarız. Bunu ise bir türlü kabullenemiyoruz. Öldükten sonra da tam bir uyanışa kavuşamayacağız. Yani ölünce hakikati anlayabiliriz ama tam uyanış yine mümkün değil. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz” hadisi şerifini iyi düşünelim. Kabir alemine gidip ölmüş yakınlarımızla görüşebilsek bunların pek çoğunun bu dünyadaki kafada devam ettiklerini görebiliriz. Hayırlı evlatların hayır hasenat işleri, salih amelleri, duaları onlara orada bile arınmaya devam edebilmelerine yardımcı olabiliyor.

    Son zamanlarda hep diyorum ya iyi bir cemaat içinde olup her fırsatta hayır hasenat işlerinde olmamız lazım. Hiç boş durmamamız lazım. Hayırlı çalışmalarla, ibadetlerle, Allahın salih kullarıyla irtibatta olmakla yine de kendimize veya amellerimize değil Allahın inayetine ümit beslemeliyiz.

    Allah sıkıntılarına şifa versin. Her acı mutluluk kapasitesini genişletir böyle yönleri de var. O mutluluk ise hakikat ilimlerini anlayıp kalp ferahlıklarına kavuşmakla ilgili mutluluk olsa gerek.
    Yani evlat acısı mesela, insana başka yönden mutluluk verebilir mi? Olsa olsa hakikati görür gibi anlayarak inancı kuvvetlenerek Allaha olan minnettarlığının sevginin artmasını sağlar. Sevdiği ölmüş kişi daha sonra sevdikleriyle sonsuz bir cennette bu dünyada olması mümkün olmayan nimetler mutluluklar içinde yaşayacağını bilir bu şekilde bu çeşit bir mutluluk sahibi olur ölene kadar böyle avunur. Evladı yaşasaydı belki yanlış yollarda olacaktı veya hayırsız olacaktı. Ama böylesi her açıdan daha güzel diye kalbi bunu da görüyor gibi bilir acıların yerini büyük bir Allaha minnettarlık ve Allah sevgisi alır.
    Ayet var, Allah dostlarına hiçbir keder sıkıntı yoktur, onlar mahzun olmazlar.
    Her şeye sabredeceğiz, her şeyin Allah vechine bakacağız. Baki’yi seven baki olur. Kullü şey’in halikun illâ vecheh.