Önce dinletmeyi bil.

Birisiyle yeni tanıştım. Adam güya çok bilinçli çok şuurlu bir Müslüman. Ama konuşurken kimseye fırsat vermiyor. Ağzını açıp tek kelime söyleyemiyorsun!

Müslüman kişi önce karşısındaki insanın Allah katındaki değerinin çok yüksek olabilmesi ihtimalini zaman mevhumuna kapılmadan düşünmeli, sonra edebini takınarak konuşmalı. Konuşmayı bildiği gibi dinletmeyi de bilmeli. Bu kişi benim sözlerimi anlıyor mu, yoksa ben boşa mı çenemi yoruyorum, acaba bir derdi var da onu mu konuşmak istiyor.. Bütün bunları anlamak zorunda. Bilmemek gibi bir mazeret yok. Çünkü bu güzel hal imandan gelen bir haldir. Söz konusu kişiye imansız diyemem elbette ama hal ve hareketleri bir Müslümanda olmaması gereken haller ve hareketler.

Sonunda tahammül edemedim oradan uzaklaştım. Diğer kişinin kafasını ütülemeye devam etti.

Her sözü birbiriyle çelişiyordu. Bir yandan ABD’nin İsrailin teknolojilerinin ne kadar güçlü olduğunu söylüyor, bir yandan tüm islami cemaatleri kafir olmakla suçlayıp niçin bir araya gelmiyorlar cihat başlatmıyorlar diyerek bir sürü ayet  hadis sıralıyor.

Papağan gibi ezberlemiş. Eğer karşısındakine de söz hakkı tanıyarak onu objektifçe dinlemeyi, soru sormayı ve sordurmayı bilmiyorlarsa böyle tiplerden uzak durmayı tercih ederim. Psikolojik sağlığı bozuk bir insan mıdır provokatör bir görevli midir yoksa provokatörlerin beynini yıkadığı bir cahil midir ne halttır belli değil.

Dinlemenin anlamı..

Yukardaki çarka dikkat edin. Sen bana konuşurken bende o hallerin oluşmasına imkân vermiyorsan boşa çeneni yoruyorsun demektir. Arada ne sevgi saygı olur ne de o konuşmanın akabinde herhangi bir güzellik doğar.

Namaz baştan sona yoğun sevgi

Çok şey görüp beğeniyoruz. Keşke alabilsem, keşke orada olabilsem, keşke öyle olabilsem vesaire vesaire. Ama düşünmeliyiz ki Cennet’te her şeyin çok daha üstün kalitelileri var. Hem tükenmez, eskimez, bozulmaz hem sonsuza kadar. Hatta bu dünyada hiçbir şekilde hayal bile edemeyeceğimiz çok büyük mutluluklar var Cennet’te.

Bu dünya, içindeki her şeyle birlikte iki günlük bir misafirhane.

“Beğeni”.. fani şeylere.. içimiz gidiyor. Namazlarımız böylece yalan oluyor. Peygamber efendimiz dememiş miydi “bakma bile!”

Namazda bütün beğenilerimizin, bütün övgülerimizin Allah’a olduğunu söylüyoruz. Çok defa, değişik şekillerde söylüyoruz. Namazın bu yönüne dikkat edin, görün.

Her kelimesini çok seviyorum. Sadece bir ikisini ele alalım bakalım:

“Semiallahu limen hamideh” (Allah, ona hamd edeni işitir). Ne güzel söz. Hem müjde veriyor hem ümit veriyor. Ne kadar söylesek tadına doymayız.

O sözün hemen ardından “Rabbena lekel-hamd” (Rabbimiz, bütün övgüler beğeniler sanadır) diyoruz. Adeta O’na çok daha yaklaşmış oluyoruz. Bu da çok güzel. Hepsinin başka başka lezzetleri var.

Şah-ı Nakşibend (K.S.) hazretlerine hangi amel daha üstündür diye sormuşlar. O da cevap olarak “hangi amel üstünde ölmek isterseniz” demiş.

Ben namazı tercih ediyorum. İnşallah öyle olur.

Peygamber efendimiz (S.A.V.) demiş ki: “Bana üç şey sevdirildi. Namaz, kadın ve güzel koku”.

Efendimizin bu sözü edebî, şiirsel bir özelliktedir. O’nun sözleri de namaz gibi güzel.

Namaz: Büyük sevinç, mutluluk, büyük sevgi, rahatlama, hoşnutluk, güzellikler, alabildiğine geniş bir huzur ve sonsuz güven.

Peki insanlar niçin namazdan kaçar? Belki bilmedikleri için. Yani sözlerin anlamlarını bilmiyorlar. Ya da anlamını bilseler de kalplerinde kılıf var. Daima gafiller. Namazın içinde olsalar bile Allah’la irtibatta değiller.

Tul-i emel sahibi olmayın. Allah’ı yarınlarda aramayın. Peygamber efendimize ve Allaha yakınlaşmak için bir şey biriktirmeniz gerekmiyor. Yakınlaşmanız gerekmiyor. Onlar size yaklaşır. Sen bir adım at, onlar sana hemen gelir. Yakınlaşmak böyle oluyor.

Bir defa “Allah” dedin, yakınlaştın. Yine söyle yine yakınlaş. Göremiyorsan duyamıyorsan bu senin inadın. Eksikliğin demiyorum, kabul etmemek üzere inattasın. Allah dersin, ama elbette eğer niyetin de Allah ise yakınlaştın demektir. Secde ettin, yakınlaştın. Fakirlere yardım ettin, yakınlaştın. Yakınlaşacak çok şey var. Her an bir tanesini yapmak lazım. Acele etmeden ama ara vermeden.

Engel yok. “Ama benim işim caiz olmayan bir meslek” derseniz bile, bilin ki bir yönünüz o işin dışındadır. Allah her şeye gücü yetendir. Eğer imanınız varsa böyledir. İstersen kalp – ruh yönünden Allaha yönelirsin. Sen Allaha inan, o seni uygun olmayan yerlerden çeker çıkarır. Bu mesele bu kadar kolaydır. Zorlaştıran sizsiniz. İnanmıyorsunuz. Ya da amacınız fani şeyler. Arayışınız fanilikte. Hedefiniz fanilik. Allahı da fani mertebesine çekmek istiyorsunuz. Onun için olmuyor. Fanilikten, fani hedeflerden bu dünyada elbbette ayrı kalamayız. Ama kalplerimiz Allaha yönelik olsun. İşte bütün mesele budur. Mutluluğun sırrı da bu. Namaz. Size yasaklanmış bile olsa, eliniz kolunuz bağlı bile olsa zihninizle kılabilirsiniz. Sadece bir “Semiallahu limen hamideh” sözü, peşinden bir “Rabbena lekel-hamd” sözü.. Bunları zihinden söylemek bile, bir defası bile bir ömre bedel. Siz bu kadar sevin, görürsünüz Allah size ne kapılar açar.. O her şeye gücü yeten tek Allahtır.

Oruçlu iken..

Ramazan Ayı geçti. Şimdi Şevval Ayı‘nda altı gün oruç var. Oruçluyken iftara ne kadar kaldı beklentisine girmek çok zararlı bir alışkanlık. Onun yerine, bugünün orucundan kaç saati geride bıraktım, bu süreyi ne derecede faziletli geçirerek değerlendirebildim, kalan zamanda daha iyi davranabilecek miyim diye düşünmek daha iyi olur.

Böylece, insan zaman keşke geçmese de ben oruçlu halimde daha fazla faziletli bilgi öğrenebilsem, daha fazla hayır işleri yapabilsem, Allahı daha fazla zikredebilsem, bu yaptıklarımla bereketli tefekkürler yapabilsem diye düşünür, bu sefer iftara kalan sürenin ne kadar çabuk geçtiğini görebilir. Sonraki günün orucunu daha verimli geçirebilmenin derdine düşer.

Her iyi işte “ne zaman bitecek de kurtulacağım” gibi süfli beklentileri terk etmemiz lazım. Bu tür kurtulma beklentileri kötü işlerle geçen süreçlerde olmalı.

Ramazan ayı orucu ağır geliyorsa..

Oruç tutmak bazı insanların sağlığına büyük zarar verebilir. Bu konuda kimden fetva alacaklar? Doktorlardan. Zira peygamber efendimiz (S.A.V) “Dinin yarısı ilimdir. İlmin yarısı tıptır.” diye buyurmuş. Yani doktorunuz kesinlikle oruç tutmayacaksın diyorsa tutmayacaksınız.

Sağlıkları tehlikede olmayanlara ise cahillik zarar verir. Sıcak yaz günlerinde fazla terletici işlerde çalışanların oruçları onların bünyelerine ciddi tahribatlar verebilir. Şöyle: Bünye terlemekle sadece su atmıyor. Hayati önem taşıyan sıvıları da mecburen dışarı atıyor. Bünyedeki elektrolitler dengesi bozuluyor. Birçok iç organların sağlığı ciddi anlamda tehlikeye giriyor. Yıpranmalar, iç yaralanmalar, iltihaplar baş gösterebilir.

Çok terleyenler nasıl beslenmeli?
Su tutan, önemli mineralleri ve çeşitli bitkisel proteinleri içeren yiyeceklerden sahurda yemek şart. Taze (yeşil) fasulye yemeği, bulgur pilavı, domates, patates ve mevsim meyveleri başta olmak üzere faydalı şeyler yemeliyiz. İftarda da aynı özellikteki yiyeceklerden ama daha az miktarda yemeliyiz. Tatlı çeşitlerini az tutmalıyız. Tatlılar yalancı tokluk hissi verir, gözü de doyurur ama bünyeye hiçbir faydaları yoktur. İftarda tatlı yerine çeşitli mevsim meyveleri tercih edilmeli.

Her şeye dikkat ettiğiniz halde oruç size ağır mı geliyor? Çok mu zorlanıyorsunuz? Sigara ve içki müptelaları Ramazan ayı boyunca çok mu zorlanıyor?
İşte birinci dereceden en etkili çözüm:
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm zikrine devam edin. Şu yazımı da okursanız nasıl işe yarayacağını öğrenmiş olarak, bilinçli bir şekilde zikre devam edin. Göreceksiniz oruçtan kaynaklanan tüm sıkıntılarınız gidecektir.
Tıklayın okuyun: » Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh

Şeriat-ı Garra

Bir “Hasbi Hoca” vardı. Allah rahmet etsin. İsmailağa camisinde yıllarca müezzinlik yapmıştı. Ama o sıradan bir müezzin değildi. Bütün dünya müslümanları içinde sayısı çok az olan birkaç fazilet timsali müminlerden biriydi. 90’lı yıllarda Cuma namazlarına genellikle İsmailağa camisine giderdim. Namaz öncesinde Hasbi Hoca’nın çok değerli sohbetlerini can kulağıyla dinlerdim. Zaman nasıl geçiyor anlamazdım. Hutbede de Mahmud Efendi Hazretleri’nin (K.S.) dünyada herkese nasip olmayacak büyük değere sahip sözlerini daha büyük bir önemle dinlerdim. Bir Cuma namazı vesilesiyle iki mübarek zattan çok değerli sözler işitirdim.

Hasbi Hoca İslam Şeriatı hakkında konuşurken şeriat yerine genelde Şeriat-ı Garra derdi. Anlamı: Parlak, muhteşem, pırıl pırıl tertemiz ışıldayan..

Evet, İslam şeriatının en mükemmel şekli ehlisünnet-velcemaat yolundaki şeriattır. Seçkin sahabelerin hal ve hareketlerine tam uygun, kuran ve sünnet çizgisinde en aklî mantıkî sistemin sahibi Sünni İslam şeriatı tertemiz, soylu, yüce, çevreye fazilet ışıltıları saçan bir özelliktedir.

Değeri bilinmiyor. Bazı cahiller Sünni İslam şeriatını başka şeylere benzetmeye, gözden düşürmeye çalışıyor. Sünni dindarlar ise ‘Şeriat-ı Garra’yı yaşamaya çalışmakta çok lakayt.

Günümüzde zor şartlarda gereken şey iki yönde çalışmak:
1- Sünni cemaatlerden bir kısmı siyasi konularda çalışıyor; bu uğurda çok sevdikleri sünnetleri yaşayamıyor.. Dini vecibelerden farz olanları kısmen gizli tutmak zorundalar, farz olmayan dini vecibelerin pek çoğunu yapamamaktalar.

2- Sünni cemaatlerden bir kısmı ise ‘Şeriat-ı Garra’yı kitlelere sevdirmek ve yaygınlaştırmak üzere çalışıyor. Daha doğrusu böyle çalışmaları misyonları gereğidir ama başarılı oldukları pek söylenemez.

Ayrıca bu ikinci kısımdan bir iki cemaat aradaki işbirliğini bozmakla uğraşmaya başladı. Esas misyonlarını unutup avam halka itikat meselelerinin derin mevzularını anlatıyorlar. Bu çok yanlış. İmam-ı Gazali’nin men ettiği bir şey.

İyi düşünsünler. Siyasi yönden çalışanlar şeriatı kitlelere sevdirmeye çalışanlara destek oluyor, önlerini açıyor. Ama bunlar onlara köstek olmakla meşgul. Allah bunlara selamet versin. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Gidişat oldukça vahim.

Diğer cemaatlerdeki itikatla ilgili gördükleri hataları dile getirmelerinin yeri avam halka vaazler veya herkese açık dergiler ve gazeteler olmamalı. Bu meseleleri bizzat o diğer alimlerle yüzyüze konuşmalılar. Avama yansıtılması çok tehlikeli bir iş. Büyük fitnelere yol açıyor. Her şey alt üst oluyor. Çok yazık.

Yüksek sevgiden doğan yüksek hürmet

Tam tersi de olabiliyor, ehli dünya insanlar arasında yüksek sevgiden çirkinlikler doğabiliyor. Yazımın konusu ehli dünya değil, ehli islam.

Bir blog yazısına gelen yorumlarda müslümanlığımız adına üzücü polemikler gördüm. Muhalif müslümanları hedef göstermek gibi olmasın diye yazının linkini vermek istemiyorum.

Blog yazarı hanımefendi peygamber efendimizin sağ el ile yemek gerekliliği hakkındaki hadisini konu etmiş, savunuyor, karşı değil. Ama gelen bir iki kişi kısır anlayışları ile karşı çıkmış.

Bir yazıya iki muhalif yorumu niçin önemsediğime gelince: Çünkü çok iyi biliyorum ki öyle muhaliflerin sayısı çok fazla. Bu hal, aşağıda yazdığım gibi bütün dünya müslümanlarının büyük ve dehşetli bir kaybının göstergesidir.

İslam sevgi, barış, huzur dinidir. Peygamber efendimize gerçek sevgi şarttır. Önceki semavi dinlerde olduğu gibi islamda da “peygambere sevgi” çok büyük önem taşır ve müslümanlığın püf noktasıdır. Allahın dininde peygamber efendimize sevgi esas kılınmıştır. Kuranda apaçık ayetler var. Sünnetullah bunu gerektiriyor, bunu şart koşuyor.

Kimde peygamber efendimize “yüksek sevgi” var, onda iman var. Kimde o sevgi yok, onun imanı tartışılır bir meseledir.

Yüksek sevginin ise alametleri var. Kişi çok sevdiği kişiye çok da hürmet gösterir. Hele o kişi müslümansa ve sevdiği kişi peygamber efendimiz ise, hürmet muazzam bir hürmettir. Sevilenin en küçük bir hatırı bile en büyük bir emir gibi olur. Sevgi böyle bir şeydir.

Peygamber Efendimiz (sav) bir defasında Hz. Ömer’e: “Ey Ömer! Beni ne kadar seviyorsun?” diye sormuş.
“Ya Resulallah, anamdan, babamdan, evladımdan seni çok seviyorum. Nefsim hariç.”
Resulullah (sav): “Ya Ömer, gerçek bir mümin olmadın” deyince Hz. Ömer: “Ya Resulallah, seni nefsimden de çok seviyorum.” demiş.
O zaman peygamber efendimiz “Ya Ömer, şimdi gerçek mümin oldun. Allah Resulünü kendi nefsinden çok sevmedikçe kamil mümin olamazsın.” diye cevap vermiş.

Şimdi, böyle kötü bir zamanda, bozuk bir çevrede insan islam dinine göre yaşıyamıyor olsa bile en azından (imanı varsa) “sevgi”ye ve hürmete muhalif olmaz. Bir de muhalif ise imanı ne durumdadır acaba? Gaybı bilir gibi konuşmak istemem ama onca ayetler ve hadisler ışığında böyle kişilerin durumunun ne kadar tehlikede olduğu gayet açık.

Sevgi gitmiş, saygı gitmiş, edep gitmiş, hürmet gitmiş. Ben solağım diyorlar inat ediyorlar. Kendi solaklıklarını islam dininden uzak olmak için alet ediyorlar. Ben de solağım ama ne olursa olsun, kimlerin yanında olursam olayım daima çatalı kaşığı sağ elimle tutarım öyle yemek yerim. Bunda ne zorluk var ki? Yemek yemek zaruri bir ihtiyaçtır. Keyif sürmek, şölen yapmak vesilesi olmamalı. Hatta solaklara zor geliyorsa bu bile sağ el ile yemede her gayretimizde bize peygamber efendimizin güler yüzünü hatırlatan bir vesiledir. Bu açıdan bakarsak solak olmak cidden çok büyük bir şereftir.

Ayrıca, solak olmadıkları halde bıçak kullanılan yemeklerde batı kültürüne uymak için insanlar sol eliyle yemek yiyor, zorluk çekiyorlar; o sırada yemekten keyif almayı değil, gayrimüslimlere “yaranmayı” hedeflemiştir. Bu müslümanlar peygamber efendimize yaranmayı hiç düşünmez, gerekli görmez. Gayrimüslimlere yaranmayı daha şereflice bulurlar.

O blog yazısının altına, hadislere inanmayıp uydurma diyenlere şöyle bir cevap yazdım:
Öyle hadisler vardır ki anlayabilmek için yüksek bir sosyal zekâ ve yüksel bir ileri görüş melekesi sahibi olmak gerekir. Kişisel birikimlerimize göre bazı hadislere uydurma diyebiliyoruz ama sonuçlarında neler vardır diye düşünemiyoruz. Bakın mesela çok küçük bir örnek, buradaki hadis sayesinde günümüzde kim peygamber efendimize gönülden bir sevgi ile bağlı, kim batı kültürünü daha önemsiyor da bin küsür yıllık milli tarihini görgüsünü ananelerini, hatta peygamber efendimizin hatırını bir çırpıda terk ediyor.. Söz konusu hadis bunları da ortaya çıkarıyor. Anlatabildim mi bilmiyorum. Hiçbir şey göründüğü hal ile bağımlı değil, hiçbir şey bizim anlayış kabulleniş özelliğimize göre doğru veya yanlış değil.

Yani bazı hadislere çoğumuz düz mantıkla ne gerek var diyebiliriz ama bakın bize ne kadar önemli sevgi sorgulamalarının kapısını açıyor.

Önemli Değişiklik

Çeşitli sorunlardan dolayı sitemde değişiklikler yaptığım için URL adreslerinde değişiklikler oldu.

Buranın yeni adresi:
http://tasavvuf.devletli.com/

Şu an için yönlendirme kodu var. Eski linke tıklayanlar yine buraya ulaşabilir ama bir an önce değişiklik yapmaları gerekiyor.

RSS ile takip edenler için:
Feedburner rss’i ile takip edenler varsa, o değişmedi yine aynı:
http://feeds.feedburner.com/Tasavvuf

Normal RSS ile takip edenlere varsa, aşağıdaki gibi değişti. Yeni rss:
http://tasavvuf.devletli.com/feed

Duada hesaba katılması gereken

Gerçekte her hareketimiz bir istektir bilmeyiz. Bilinçli dua zor. Öyle ki, bunu anlasak her hareketimize, attığımız her türlü adımımıza dikkat ederiz.

“Duanız olmasa ne öneminiz var ki…” ayetini düşünüyorum.. “Önemim” olması için duam olmalı. Ama hangi dua, nasıl dua, dahası: “dua nedir?”

Bilmiyoruz. “Kul ister Allah yaratır” bu “istemek”ler aşağıdaki gibi kesindir. Dua ise başka bir şey.

— Sağlığına dikkat etmeyen, doktorlara danışmayan kişi kesinlikle “hasta olmayı istiyor”dur. Kim hasta olmak ister ki deriz. Bu itirazımız mantıklı gibi görünse de hiç mantıklı değil.
Bunun tam tersi, yani sağlığına dikkat eden ve doktorların tavsiyelerine kulak asan kişi “sağlıklı olmak istiyor”dur.

— Okulda gösterilen dersleri umursamayan, çalışmayan öğrenci okulda başarısız olmayı “istiyor”dur.

—Günahlarını önemsemeyen, pervasızca devam eden kişi imanını kaybetmek “istiyor”dur.

Bu örneklerden “Kul ister Allah yaratır” gerçeğini anlamalıyız. Bütün bunlarda istemekler kesindir, Allahın yaratacağı kesindir. Zaten hep öyle oluyor. Bunlar kavli değil bilinçsiz olarak yaptığımız fiili dualardır ve bilinçli veya bilinçsiz yapılan fiili dualar çoğunlukla gerçekleşir. İstisnalar olabilir ama kaide budur ve kesindir.

Dua meselesine gelince: Ellerini açıp mıy mıy mıy… Allahım bana şunu ver bunu ver.. Camilerde duyuyorum. İnsanlar hep aynı dünyalık şeyleri istiyor. Bari sessiz dua etseler de yanlarındaki kişilerin canını sıkmasalar.. Kalplerimiz çok küçük ve kapkaranlık. Zihinlerimiz küf tutmuş. Oysa Allahtan isteyecek o kadar güzel şeyler var ki..

Adam oğlunun namazı imanı için dua etmez.. Okulda başarılı olsun, iyi bir işi olsun, … gibi sadece dünyanın bile en sıradan en değersiz şeylerini istiyor oğlu hakkında başka şey istemiyor.

Kul, duada şunu hesaba katmalı: “İsteyen kim?” Ben mi Allah mı? Yani öyle şeyler isteyeyim ki Allah da istememi istiyor olsun.

Senin oğlun zaten ne ekiyorsa onu biçecek. Senin duaların olsa da olur olmasa da olur. Oğlunu bırak önce kendin için hidayet iste, ne yapabilirim diye düşün. Namazın namaz değilmiş ki seni adam edememiş. Allahtan ne isteyeceğinin bilincinde değilsin. Şu fani dünyada rahat etmekten başka bir beklentin yok, başka bir güzellikten anlamazsın.. yazık ki dualarında nurlu istekler yok.

Başka bir adam veya kadın evine son model televizyon alacak, parası yok, Allaha dua ediyor. Biri milli piyango almış büyük bir para çıksın diye dua ediyor. Bir başkası göz zinası yapıp durduğu kişi hakkında yakınlık için dua ediyor. Bu türlü dualar, Allaha iftira etmek gibidir. Veya kafalarında kendi icatları sanal bir ilah var ondan istiyorlar. Gerçek Allah bu tür duaları istemiyor. Biraz Kuran okuyun Rabbiniz kimdir, ne ister düşünün anlamaya çalışın.

Dualarımda şunu isterim bunu isterim.. Allah razı mı? Kimin umurunda? Ben istiyorum ya önemli olan budur deriz başka şey duymak istemeyiz.

Ben filan şeyi istiyorum da acaba Allah bundan razı mı, O da istememi istiyor mu? Razıdır ve istiyor diyelim. Bu da yetmez. Ben o uğurda elimden gelen gayreti gösteriyor muyum?

Sadece ellerini açıp sözlü dua etmek, kalpten veya dille, her ikisi de sözlü duadır, buna Kavli Dua denir. Sadece tam acziyet halinde işe yarar. Ama acziyet yoksa kulun gereken gayreti göstermesi gerekir. Gayret Fiili Dua’dır. İstediği şey hakkında yapması gerekenleri imkânları elverdiği halde yapmayan kişinin kavli duası kabul olunmaz, çünkü burada öncelik fiili duadadır.

Yani, yapmamız mümkün olan şeyde hem kavli hem fiili dua edeceğiz. Yapmamız hiçbir şekilde mümkün olmayan şeylerde sadece kavli dua edeceğiz. Gerçi imkânlarımız elveriyorsa fiili dua tek başına yeterlidir ama sevabı ve bereketi olmaz, bir de gafleti arttırır.

Dualarımızda esas neyi hesaba katacağız? “İstediğim şey öyle bir şey olsun ki Allah da istememi istiyor olsun.”

Örnek: Nuh (A.S.) iman etmeyen oğlunu da gemiye almak istiyordu. Allahın izni rızası yoktu. Çok dua etti. Sonunda Allah ona öyle sert bir ikazda bulundu ki koca peygamber neye uğradığını şaşırdı.

Tabii ki tövbe etti. O duasını bıraktı ve huzurdan kovulmaktan kurtuldu.

Ya biz?

Diretiyoruz da diretiyoruz. Öyle insanlar vardır ki batıl yoldaki devamlı duaları yüzünden rahmet dairesinden kovulmuştur. Sonunda kendilerinde ne nur kalmıştır ne namaz. Halen kalpleri batıla meyledip durmaktadır. Nurları namazları kaybetmesinin ne kadar feci bir ceza olduğunu anlayamamakta.

Allah hepimizi akılsızlıktan korusun. Kılavuzlarımız kargalar olmasın. Âmin.

Yılbaşı kutlamaları dinden çıkarır mı?

Ramazan ayını umursamazlar, namazın hayatlarında zaten yeri ve önemi yoktur, dini bayram tatillerini akrabalardan eşten dosttan uzakta başka memleketlerde geçirmek için sadece bir amaç olarak görürler, yılbaşını kutsal bir gün sayarak “bugünü nasıl geçirirsek bütün yıl öyle olacak” diye inanırlar. Bunlar din dışıdır. İman durumlarını ise sadece Allah bilir.

Aslında yılbaşı kutlaması yapanlar her zaman dinden çıkmış değil. Aklı başında, bilinçli, iyi bilgili, vicdan sahibi müslümanlardan uzak kalmış insanlardır. Dine zaten girmemişler ki çıksınlar! Bunlara dinden çıkmış gözüyle bakılmamalı, dine “henüz” girmemiş demek ve onlara kırıcı davranmamak daha doğru olur.

Her dindar görünen insan dinde değildir bunu bilelim: Din ile iman farklı şeylerdir. Din imanın somut göstergesidir. Ama dini yaşam her zaman tek başına mutlak gerçeği gösteremez. Nice halis müminler vardır dini yaşamları var gibi görünmez, nice zalimler zındıklar hatta münafıklar vardır iyi bir dindar gibi görünebilirler.

“Başka bir kavimden insanlara benzemeye çalışanlar onlardandır” anlamına gelen bir hadisi şerif var. Bunu çoğumuz yanlış değerlendiriyoruz. Allah insanların farklı kültürlere sahip farklı kavimler halinde olmalarını istemiştir. Söz konusu hadisi şerifi yanlış değerlendirirsek, İslam dinini sadece Arap kültürünü yaymak için bir asimilasyon aracı haline getiririz. Bu hadisten maksat şudur: Her insan kendi kavminden bir insan olmalı. Aksi takdirde mevcut kültürel mirasları yok etmeye savaş açmış olur. Peygamber efendimiz (S.A.V.) hiçbir şekilde Arap kültürünün dünyada tek kültür, Arap dilinin dünyada tek dil olması için en küçük bir şey yapmamıştır. Onun sünnetlerinde böyle bir şeyin yeri kesinlikle yok. Ancak, Kuran dili “Arapça” müslüman kavimlerin ortak dili olabilir – ve olmalıdır. Her kavim yine kendi dilini konuşur ama diğerleriyle iletişimde Arapçayı kullanır. Böyle bir şey islamın gerektirdiği önemli bir güzelliktir. Ama şimdi müslüman kavimlerin ortak dili İngilizce ve Rusça olmuştur maalesef.

İslam kültürlerin üzerindedir. Evrenseldir. İslam dini her kültürde sadece batıl ananeleri kabul etmez. Hiçbir zararı olmayan kültürel olgulara İslam müdahale etmez. Öyle bir özelliği yoktur. Ama insanlar islamı başka türlü gösterir, başka amaçlar için kullanır. Kötü amaçlı insan müdehalesi her dinde olmuştur. Önceki dinlerin tahrif olmalarında sebep budur.

Eski dinlere göre amel etmek
İbadet ve sevap amacıyla, o hükümlerle amel etmek gibi amaçlarla İncil, Tevrat gibi kitapları okumak müslümanlara haramdır. Çünkü Allah o kitapları Kuran-ı Kerim olarak yeniden düzenlemiştir. Kuran hepsini kapsayan, bazı hükümleri değiştiren, içlerindeki insan uydurması kısımları içermeyen, Allahın en son orijinal kitabıdır. İncilde olduğu gibi peygamberden hatırlanılan sözler değildir. Dahası, peygamber sözü değildir. Kuran’ı oluşturan her bir kelime Allahın seçtiği kelimelerdir. Asla peygamber efendimiz tarafından Arapçaya tercüme edilmiş ilhamlar değildir. Kuran-ı Kerim bu özelliği ile de şimdi var olan tek Allah kitabıdır. Kuran varken diğer dinlerin kitaplarıyla amel etmeye çalışmak Allaha isyan etmek olur. Belki araştırma niyetiyle okunabilirler, bu açıdan mahsuru olmayabilir.

Kuran-ı Kerim Allahın çağrısını en iyi en doğru bir şekilde yansıtır. Hangi dinden olursa olsun, bir insan “din”in Allahın dosdoğru yolu olması gerektiğine inanıyorsa gözünü açmalı. Sırf toplumsal telkinler yüzünden Kuran’ı okumaya anlamaya hiç yanaşmayan gayrimüslimler var. Gerçi kendilerini müslüman sanan cahiller de okumuyor: Kuran okuyup düşünen müslümanlar çok az. Hiç Kuran okumayan müslümanlar ezici çoğunlukta.

Kör gelenekçi kafada isek dinimiz İslam değil, toplumumuzun genel eğilimidir, örfleridir, an’aneleridir. Dolayısıyla İslam dinine inanan insanlar olsak bile bu kafayla ahirette kurtulabilmemiz pek mümkün değil. Gerçek bir mümin, içinde bulunduğu toplumun, kültürün, örflerin, geleneklerin vereceği telkinlerin etkisinde kalmayan temiz akıllı ve aktif zihinli insandır.

Tek başına mı karar veriyorsun?

İnsan kendisini sevenlerin fikrine, kararına da saygı duymalı. Her meseleyi o işin ehli olan kişilere danışmalı. Biz bu dünyada hata edip kararlarımızı kep kendimiz belirleriz. Şartları da, başımıza gelecekleri de kendimiz belirleriz. Bilerek veya bilmeyerek böyle oluyor. Sonuçta kadere isyan etmenin, Allaha asi olmanın mantıklı bir geçerliliği olamaz. Sen şartların gelişiminde hep kendi kafanla hareket ettin, ektiklerini biçip durmaktasın.

Peygamber efendimiz “İstişare eden yanılmaz, istihare yapan mahrum kalmaz.” demiş.

Doğruluğundan emin olmadığım bir hadiste, eğer hadis uydurma değilse, peygamber efendimiz erkeklere şöyle bir tavsiyede bulunuyor: “Karınıza danışın ve önerisinin tersini yapın.”

Tercümeler yanıltıcı olabiliyor. Belki şu manada olabilir: “Tersini yapacak olsanız bile eşinize danışın.”

Tercüme doğru ise sadece bir sahabenin sadece bir deneyimi sonucu söylenmiş bir hadis olabilir. Hadislerin hangi ortamda, ne gibi bir gidişat içinde söylendiklerini iyi bilmemiz lazım. Yoksa sadece özel bir an için geçerli olan bir tavsiyeyi evrensel bir gerçek gibi insanlara dayatma bidatini işlemiş oluruz.

Danışmak çok önemli. Size çok yanlış bir tavsiyede bulunulsa bile bu sayede o ana kadar görmediğiniz şeyler size açılır, meseleyi daha iyi anlarsınız. Sizi sevenlere danışın. Onların sizin iyiliğinizi isteyerek o meseleyi düşünmesi bereket olur, uğur olur. Tavsiyeleri yanlış bile olsa kalplerindeki kuvvetli iyi niyet sizin kalbinize gıda gibi yansır. Bir şekilde Allah size çözüm yolları yaratabilir.

En doğrusu, en güzeli her meselede “işin ehline danışmak” ve sonrasında istihare yapmaktır. Ama bilirkişiye danışmadan önce sevgi bağları hürmetine sevdiklerinize de danışın, sonra işin ehline danışın.

Mahmud efendi hazretlerinden duymuştum: “Allah sizin birbirinizi sevmenizi sever.” demişti. Biz müslümanlar bunu hiç unutmayalım. Her konuda yakınlarımızın, iyi dostlarımızın fikirlerini almaya çalışalım. İnsan önce sevdiklerine, özellikle kendisini seven yakınlarına danışmalı. Sonra işin ehli kişilere danışmalı. Bilirkişi tamamdır, yap derse veya vazgeç dediği halde yapmakta kararlı iseniz, her halükârda aşağıdaki iki şeyden birini yapmalısınız (mürşitsiz veya istiharesiz hareket etmek mağdurluklara sebep olabilir).

1- Mürşidinize danışın. “Benim bu işte amacım şudur, büyüklerim veya eşim şöyle düşünüyor, bilirkişi şöyle diyor.”

Mürşide bunlar anlatıldıktan sonra onun onayı var mı yok mu diye kulak kesilmeli. Edep tarafsız kalarak onay veya men beklemektir. Mürşitten sırf onay beklemek edebe ters düşer. Mürşit sizin samimiyetinize ve güven kazanmışlığınıza göre cevap verir. Genelde istihare tavsiye eder. İstihareyi onun söylediği şekilde yapmalısınız.

2- Mürşidiniz yoksa, işin ehline danıştıktan sonra istihare yapın. İstiharenin en az üç gün yapılması lazım. Sonucunda Allah kalbinizi o meseleye ısındırdı mı yoksa kalbinizi soğuttu mu, bu ortaya çıkacak. Belirsizlik varsa istihareler yedi gün devam ettirilmeli. Sonuçta o işi yapmaya çok daha azimli olursunuz veya o işten tamamen soğumuşsunuzdur. Kalbiniz soğumuşsa nefsinize uymayın o işten vazgeçin. Veya o konuda sadece ferasetiniz arttırılır, karar tamamen size bırakılır.

İstihare, Allaha sıkı sıkı iltica etme çeşitlerindendir. Ciddiyetle yapılmalı, formalite gibi ele alınmamalı. Nasıl ki “Eûzu billahi” Allaha sığınırım demektir, bunu dediğiniz anda şuurluluğunuz ve niyetinizin kuvvetliliği nispetinde Allaha iltica etmiş olursunuz, istiharelerde de aynı özellikte bir metafizik gerilim içinde olmak gerekiyor.

İstiharenin çeşitleri var ama bizim için en iyisi, gece yatmadan önce dört rekat istihare namazı kılmatır. Bu dört rekatlik namaz ilkindi namazının sünneti gibi kılınır. Namazın sonunda Allahtan istersiniz: Hayırlı ise kalbinizi ısındırmasını; sevginizi, gayretinizi, şevkinizi çok çok arttırmasını, sonuç hayırsız olacaksa kalbinizi o meseleden şiddetle soğutmasını dilersiniz. Bu çeşit istiharede rüyalardan işaret beklemek, görüntülerden ve renklerden anlam çıkarmaya çalışmak çok yanıltıcı olabilir. Kalbinize bakacaksınız. Sevginiz, isteğiniz birken bin mi oldu yoksa o sevgi o istek şimdi yok mu. İstiharelerin sonunda belki de size yeni bir imtihan mahiyetinde şu hal verilebilir: Nefsani istek sizden giderilmemiştir ama üst şuurunuz size o işin sonuçta hiçbir hayır getirmeyeceğini gösterir. Yani, o mesele için “feraset“iniz arttırılmıştır. Tercih size bırakılmış oluyor: Artık ya iradenizi kullanıp o işten uzak durun ya da bile bile kendinizi zarar sokun.